Gönül Sohbeti

Ahiret İnancı ve Toplum Düzeni

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Bizim ahirete inanmamızın esas sebebinin bunun gerçek olması olduğunu, ahiret inancından dolayı beklentilerimizin de bu dünyayla değil ahiretle ilgili olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Gerçi bunu bir önceki sayımızda hatırlatmıştık. Ancak bu sayıda da ahiret inancının dünya hayatına yansımasıyla ilgili bir konuyu ele alacağımızdan, dünya hayatının öne çıkarılması gibi bir yanılgının olmaması için bir kez daha hatırlatma gereği duyuyoruz. Dediğimiz gibi inanmamızın esas sebebi gerçek olmasıdır. Dolayısıyla biz herhangi bir fayda beklesek de beklemesek de bu bir gerçek ve kesindir. Ahirete inanmayanlar belki, inananların ölümden sonrasıyla ilgili olarak kendilerini avutmak, bu dünyada da hayatlarına bir disiplin sağlamak için böyle bir inanç prensibi geliştirdiklerini ileri sürebilirler. Oysa bu bir yanılgıdır. Bunun gerçek olduğunu bir gün inanmayanlar da anlayacaklardır. Bunu bir kez daha hatırlattıktan sonra bu sayıda ele alacağımız konumuza gelelim. Bir önceki sayıda ahiret inancının fert hayatıyla ilgili faydalarından özetle söz etmiştik. Bu sayıda da toplum düzeniyle ilgili faydalarından yine özetle söz edeceğiz.

Dünya hayatında toplum düzeni büyük önem arz eder. İnsanlar bir arada yaşayan canlılardır. Dolayısıyla birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birbirlerine ihtiyaç duydukları gibi aynı zamanda birbirlerine karşı tehlike de arz etmektedirler. Eğer ki belli bir disiplin ve düzen içine sokulmazsa insan belki en tehlikeli canavardan daha tehlikeli hale gelebilir. Nitekim tarihte bu görülmüştür. Büyük şehirleri yakan, binlerce insanı öldüren, büyük emekler sarf edilerek geliştirilmiş uygarlıkları yerle bir eden insanlar çıkmıştır. Bu tehlike günümüz için de söz konusudur. Çağımızın saldırgan güçleri geliştirdikleri silahlarla koskoca bir şehri, içinde yaşayanlarla birlikte, sadece birkaç saatlik süre içinde yerle bir edebilmektedirler. Bu silahlar insandaki o tehlike arz eden ruhun yönlendirmesiyle geliştirilmiştir. Tabii ister istemez bu silahlara karşı savunma silahları geliştirilmesi de zorunlu hale gelmiştir. Bu durum sebebiyle günümüz insanları sürekli kitle imha silahlarının tehdidi altında hayatlarını sürdürür hale gelmişlerdir.

Toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların hem birbirlerine faydalı olabilmeleri, hem de birbirlerine karşı arz ettikleri tehlikenin kontrol altına alınabilmesi için bir düzene ve disipline ihtiyaç vardır. Bu düzen, çoğunlukla yasalarla ve insanlara vicdani sorumluluk duygularının kazandırılmasıyla sağlanmaya çalışılmıştır. Ne var ki bu ikisi çoğu zaman yeterli olmuyor. Çünkü yasaları uygulamakla görevli olan mekanizma bütün her tarafı gözetim ve denetim altında tutamıyor. Vicdani ve ahlaki sorumluluk ise insanın birtakım inanç değerlerine sahip olmasına bağlıdır. İşte bu inanç değerlerinin en etkili olanları da Allah ve ahiret inancıdır. Allah inancına sahip olan insan kendisini her yerde ve her zaman Allah'ın gördüğünü düşünür ve Allah'a karşı bir taşkınlık yapmaktan çekinir. Ahiret inancına sahip olan insan da, yaptığı her fiilinin bu dünyada olmasa bile ahirette mutlaka bir karşılığının olacağını düşünür. Dolayısıyla ahirette kötü karşılıklarla karşılaşmamak için kötülüklerden kaçınmayı, iyi karşılıklar görmek için de iyilik yapmayı tercih eder. Bu durumda toplum düzeninin iki ana gayesi de gerçekleşir: İnsanların bir arada yaşarken birbirlerine faydalı olmaları ve birbirlerine karşı tehlike arz eden yönlerini kontrol altına almaları.

Zaman zaman ahiret inancına sahip olanların da kötülükler yapabildikleri iddiasından yola çıkılarak bu konuda itirazda bulunulmaktadır. Şunu hatırlatalım ki, insanın bazı arzuları kötülük işlemeye meyillidir. Bu yüzden insan bazen bu arzularına yenik düşebilir. Ama onun böyle bir yenilgiye maruz kalmasının sebebi sadece içindeki arzular değil, aynı zamanda dışındaki bazı tahrik edici etkenlerdir. Fakat ahiret inancını samimiyetle benimseyen bir kişi kötülük işlerken içinde bir rahatsızlık duyar ve bu rahatsızlık çok geçmeden onu pişmanlığa, hatasından geri dönmeye yöneltir. Eğer böyle bir duygu hissetmiyor ve pişman olmuyorsa ya yaptığının kötülük olduğunu düşünmüyordur, ya kötülük olduğunu düşünse de gözünde büyütmüyor biraz basite alıyordur, ya da sahip olduğu inanç onu yeterince kuşatamamış, düşünce yapısını şekillendirmede yeterince etkili olamamıştır.

Ahiret inancının toplum düzeniyle ilgili faydaları hakkında bu bilgileri vermekle yetinmek istiyoruz. Gelecek sayıdan itibaren İslam ve diğer dinler konusu üzerinde duracak ve şimdiye kadar üzerinde durduğumuz kriterleri bu konuda göze alarak din seçimine ışık tutmaya çalışacağız.

Dinimizi Öğrenelim

Cinler Geleceği Bilir mi?

nsanlar sürekli kendi düşünce yapılarında muhtelif çelişkilere ve çıkmazlara düşmüşlerdir. Örneğin günümüzde inanç meseleleriyle ilgili olarak en çok tartışılan konu kader konusudur. Oysa kader insanın kavrama gücünü aşan ve Allah'a mutlak teslimiyet imtihanının önemli ölçeklerinden biridir. Kaza ve kader konusuna geldiğimizde inşallah daha ayrıntılı bilgiler vereceğiz. Ancak burada bu konuya temas etmemizin sebebi insanların düşünce ve inançlarında ortaya çıkan çelişkilerdir. Dediğimiz gibi insanlar kader konusunu sürekli tartışır ve bu konuda gündeme getirdikleri sorulardan yola çıkarak İslam'ın inanç sistemini reddetmeye kalkışırlar. Hal böyleyken bir yandan da kendi geleceklerini önceden tahmin etme iddiasıyla çeşitli ihtisas alanları geliştirmiş veya bu tür alanlara girenlerin peşlerine takılarak ciddi yanılgılara düşmüşlerdir. Oysa geleceğin bilinmesi kader konusuyla doğrudan irtibatlıdır. Bir insanın veya insanlar topluluğunun başına gelecekler eğer önceden bilinebiliyorsa demek ki bir kader gerçeğinin olması gerekiyor. Eğer böyle bir şey yoksa o halde insanın veya insanlar topluluğunun geleceğinin bilinmesi konusunda niye bunca çaba sarf ediliyor? Niye bunca alan geliştiriliyor? Geleceğin bilinmesi için değil şekillendirilmesi için çalışılsa daha mantıklı olmaz mı? Bizim inancımıza göre kader vardır ve haktır, ama onu ancak Allah bilir. Allah insana da bir irade ve tercih hakkı tanımıştır. Ama burada irade ile kader arasında bir ince çizgi bulunmaktadır ki işte insan aklı onu kavramakta zorlanmaktadır. Fakat insanın bir şeyi kavrayamadığı zaman onu inkâr etmesi kendi gerçeğini inkâr etmesi demektir. Ayrıca biz işte bu irade-kader çizgisini göz önünde bulundurarak geleceği bilmek için değil şekillendirmek için çaba sarf etmeyi daha mantıklı görmekteyiz. Bununla birlikte kader inancımıza dayanarak başımıza gelen musibetlere sabretmeyi, nimetlerden dolayı büyüklenmemeyi, gururlanmamayı tercih ederiz.

Bunları vurguladıktan sonra geleceğin bilinmesi konusuna yeniden dönelim. Geleceğin bilinmesi gaybın bilinmesiyle ilgilidir. Bu konuda bazıları, yıldızların hareketlerine göre, bazıları insanların doğum tarihlerine göre, bazıları burçları esas alarak, bazıları da cinlerle irtibat kurduklarını ileri sürerek bilgiler vermektedir. Oysa bu bilgilerin tümü boş ve anlamsız iddialardır. Ancak biz burada sadece cinlerle irtibat kurularak gaybın bilinmesi iddiası üzerinde durmak istiyoruz. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, onun ölümünü, bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca, anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı." (Sebe suresi, ayet: 14) Bu ayette üzerinde durulan olay şudur: Hz. Süleyman cinleri ağır işlerde çalıştırıyordu. Onları çalıştırarak Mescidi Aksa'yı inşa etti. Fakat işler henüz tamamlanamadan vefat etti. Vefat ettiğinde bastonuna dayalı halde kaldı. Cinler onun hala yaşadığını düşünerek kendilerinden istenen ağır işleri yapmaya devam ettiler. Bu arada bir ağaç kurdu Hz. Süleyman (a.s.)'ın bastonunu içten yedi. Bu yüzden baston zayıfladı ve kırıldı. İşte o zaman Hz. Süleyman'ın cesedi yere düştü ve öldüğü anlaşıldı. İşte Kur'an'da buna dikkat çekilerek: "Eğer cinler gaybı bilselerdi Süleyman'ın ölümünü bilirler ve kendileri için bir azap gibi olan ağır işlerde çalışmayı bırakırlardı" deniyor. Buradan anlıyoruz ki cinler bırakın geleceği bilmeyi olmuş olayı bile bilemediler.

Cinlerin gaybı ve geleceği bilemeyecekleri konusunda Kur'an-ı Kerim'de daha birçok ayet bulunmaktadır. Biz bunların hepsini sıralamayacağız. Fakat şu kadarını özellikle vurgulayalım ki günümüzde hala birçokları cinlerle irtibat kurduklarını ileri sürerek gelecekten haber vermektedirler. Onların söyledikleri tamamen asılsız, boş ve saçma sözlerdir. Bu açıdan gelecekten haber vermekle ilgili diğer meslekler gibi cinlerle irtibata dayandırılan medyumluk da bir aldatmaca ve yalancılık mesleğidir. Ne yazık ki bazıları bu işi "İslami" kimlikle yaparak yalancılıklarına biraz daha güven kazandırmak istiyorlar. Onlara aldanmamak, söylediklerini ciddiye almamak gerekir.

Bundan sonraki sayımızdan itibaren inşallah kitaplara iman konusunu ele alacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Hud Kavminin İnkarı

u sayımızda Hud kavminin peygamberlerine karşı takındıkları tavırdan ve bu tavır sebebiyle başlarına gelen azaptan söz edeceğiz.

Hud kavmi kendilerine gönderilen peygambere şöyle dediler: "Ey Hud! Sen bize bir belge getirmedin. Biz senin sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz. Biz sana inanacak da değiliz. Seni ilahlarımızdan bazıları fena çarpmış." Yine bir sözlerinde: "Öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için birdir. Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir."

Bu cevaplarında önce Hud (a.s.)'a herhangi bir belge getirmediğini ileri sürüyorlar. Bununla kendisinin Allah tarafından gönderildiğini gösterecek bir mucize veya işareti kastediyorlar. Oysa bir peygamberin en büyük belgesi kendisine vahyedilen gerçekler ve kitaptır. İkinci önemli belgesi de doğruluğu, hayatında hiç yalan konuştuğunun görülmemiş olmasıdır. Zaten hak peygamberleri yalancılardan ayıran en önemli özellik de doğruluktur. Yoksa bazı olağanüstü fiilleri yalancıların yapması da mümkün olabilir. Bununla birlikte Yüce Allah peygamberlerine hiçbir insanın başaramayacağı birtakım mucizeler de vermiştir. Bu mucizeler onların peygamberliklerinin belgeleri değil teyit edici unsurlardır. Peygamberlerin hakkı söyledikleri konusunda kendi doğrulukları ve kendilerine vahyedilen gerçekler yeterli belgedir. Çünkü Yüce Allah, insan aklını ve fıtratını bu gerçekleri anlamaya ve kabul etmeye yatkın yaratmıştır. Akıllarının ve fıtratlarının kendilerine telkin ettiği istikamet çizgisinden ayrılmayanlar peygamberlerin tebliğ ettiklerini kabul etmekte de zorlanmazlar. Ama arzularına ve zevklerine esir düşenler bu konuda zorluk çekerler. Bunun yanı sıra Hud kavmi peygamberlerinden belge isterken, kendilerinin elleriyle yaptıkları putlara tapınmalarının hiçbir belgesi olmadığını üstelik bunun akla da ters düştüğünü düşünmediler. İşte bu konuda akıllarını kullanmadıklarından ona inanmayacaklarını bildirdi ve: "Seni ilahlarımızdan bazıları fena çarpmış" dediler. Oysa o ilah dedikleri varlıkları kendi elleriyle yaptıklarını ve onların hiçbir şey üzerinde tesirlerinin olmadığını düşünmek istemediler.

Bu şekilde düşünme ve akıl yürütme melekesini kaybetmiş insanlar için artık öğüt vermenin bir yararı yoktu. Zaten kendileri de: "Bize öğüt versen de vermesen de birdir" diyerek durumlarını kendi ağızlarıyla itiraf etmişlerdi. Bu duruma düşmüş olanlar Allah'ın hem dünya hem de ahiret azabını hak etmiş oluyorlardı. Bu yüzden de Allah onlara önce dünya azabını gönderdi. Hud (a.s.) ve ona iman edenler inkâr edenlerden ayrıldılar. Sonra da inkâr edenlerin üzerine Allah'ın gönderdiği musibet geldi ve dünya üzerindeki varlıkları sona erdi. İnkar edenler için ahirette de büyük bir azap vardır.

Gelecek sayıda inşallah Salih peygamberin kıssasını aktarmaya çalışacağız.

Sireti Muhammedî

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Peygamberlikten Önce Karşılaştığı Bazı Önemli Olaylar

üphesiz Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlikle görevlendirilmeden önce geçen ömründe birçok önemli olayla karşılaşmıştır. Ama bunlardan bazıları özellikle tarihe geçmiştir. Biz bunlardan üç önemli olaydan özellikle söz etmek istiyoruz.

Ficâr Savaşı

Ficar savaşı Kays A'lân ile Kureyş arasında olmuştu. Bu savaş, Araplar arasında meydana gelen çatışmaların en şiddetlisi olmuştu. Bu çarpışmada Arapların kutsal saydığı Mekke'nin haremleri ihlal edildiğinden yani çarpışılması yasak kabul edilen yerlerde çarpışmalara girişildiğinden Ficâr (taşkınlık) Savaşı olarak adlandırılmıştır. Gelişme Kays'ın aleyhine oldu ve onun yanında yer alan kabilelerden bazıları yenilgiye uğradı. Ancak çarpışanları barışa çağıranlar kavgayı şöyle bir sonuca bağladılar: Her iki taraftan öldürülenler sayılacak ve hangi tarafın ölüsü fazla çıkarsa karşı taraftan o fazlaların diyetini alacaktı. Kays'ın tarafından öldürülenlerin sayısı fazla çıktı ve Kureyş'ten onların diyetini aldı. Bu diyeti ödemeyi Harb ibnu Umeyye üzerine aldı ve oğlu Ebu Sufyan'ı da bu diyet borcunu ödeyinceye kadar rehin verdi. Başlangıçtaki Arap savaşlarına çok benzeyen bu savaş da böyle bitti.

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bu savaşa katılıp katılmadığı konusunda ihtilaflar vardır. İbnu Hişam katıldığını rivayet eder. Suheyli ise katılmadığını ileri sürer. Tercih edilen rivayete göre Hz. Muhammed (s.a.s.) o zaman on yaşlarındaydı. Dolayısıyla katılmış olması ihtimali zayıftır. Ancak amcaları katılmıştır ve savaşta Kureyş'in başkanlığını da amcalarından Zubeyr ibnu Abdilmuttalib yapmıştır.

İyilikler Anlaşması (Hilfu'l-Fudul)

Mekke'ye Zebid'den bir adam ticaret eşyası getirdi ve bu eşyalarını As ibnu Vâil es-Sehmi'ye sattı. Sonra As adamın parasını vermedi ve ona üstün gelerek eşyalarını elinden aldı. Adam yardım istedi. Bunun üzerine Hâşim oğulları, Muttalib oğulları, Esed ibnu Abdiluzza oğulları, Zuhre ibnu Kilâb oğulları ve Teyyim ibnu Murre oğulları Abdullah ibnu Cud'an'ın evinde bir araya gelerek ister Mekke halkından olsun ister başkalarından olsun Mekke'de birisinin haksızlığa uğratıldığını gördüklerinde onun yanında yer almak ve gasbedilen hakkı geri alıncaya kadar haksızlık edene karşı durmak üzere aralarında anlaştılar. İşte bu anlaşmaya da Hilfu'l-Fudul (İyilikler Anlaşması) adı verildi. Hz. Muhammed (s.a.s.) de bu anlaşmaya katılmıştır ve sonraki dönemde de bu anlaşmadan övgüyle söz etmiş, benzer bir anlaşmaya çağrılması durumunda yine katılacağını bildirmiştir.

Ka'be'nin Yeniden İnşâsı ve Hakem Olayı

Ka'be bir ara yıkılacak gibi oldu. Bir rivayete göre bir yangına uğraması sebebiyle bu duruma geldi. Bir rivayete göre de şiddetli bir sel baskınından dolayı böyle oldu. Bu olay tercih edilen rivayete göre Resulullah (s.a.s.)'ın peygamberlikle görevlendirilmesinden beş yıl önce olmuştu. Kureyşiler bu binayı yeniden inşa etmekten başka çıkar yol bulamadılar. Böylece Kabe'yi yeniden inşa etmeye başladılar. Fakat onun inşaatına şüpheden uzak kazançtan başkasının, fuhuştan elde edilen gelirin, faiz gelirinin, birisine haksızlık edilerek alınan malın karıştırılmamasını kendileri için şart koştular. Bu şekilde topladıkları mal yetmeyince kuzey yandan altı zirayı dışarıda bıraktılar. Burası bugün Hicr ve Hatim olarak adlandırılmaktadır. Kendi istediklerinden başka kimsenin içine girmemesi için kapısını yer seviyesinden yukarda yaptılar. Duvarlar on beş zira yüksekliğine çıkınca üstüne altı sütun üzerine dayanan bir tavan yaptılar. Resulullah (s.a.s.) da amcası Abbas'la birlikte Ka'be'nin inşasına katılmıştır.

Kabe'nin inşasından sonra Haceri Esved'in yerine konması konusunda ihtilaf çıktı. Bu konuda Resulullah (s.a.s.)'ın amcası Abbas (r.a.) şu bilgileri vermiştir: "Biz inşaatı yapıp Haceri Esved'in yerine kadar geldik. Kimse Haceri Esved'i göremiyordu. Bir de baktık ki taşlarımızın arasında bir adamın başı gibi duruyor. Onun bir yönü tıpkı bir adamın yüzü gibi görünüyordu. Kureyş'ten bir kol: "Onu yerine biz koyacağız" dedi. Diğerleri de: "Biz koyacağız" dediler. Sonunda: "Aranızda birini hakem tayin edin" dediler. "Girişten ilk görünen adam hakem olsun" dediler. Biraz sonra Resulullah (s.a.s.) geldi. Oradakiler: "Yanınıza emin (güvenilir kişi) geldi" dediler. Durumu ona söylediler. O da Hacer'i bir elbise üzerine koydu. Sonra bütün kolları çağırdı ve her biri elbisenin bir yanından tuttu. Sonra yerine kendisi yerleştirdi."

Gelecek sayıda inşallah Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Hatice (r. anha) ile evlenmesinden söz edecek ve Hz. Hatice (r. anha) hakkında bilgi vereceğiz.

Eğlenelim Öğrenelim

Merhamet Duygusu

ok sıcak bir günde yolculuk yapan bir adam susamaya başladı. Susuzluktan dili damağı kurudu. Su aramaya çıktı. Nihayet dibinde azıcık su bulunan bir kuyu buldu. Kuyuya indi. Doya doya suyunu içti. Kuyudan çıkıp biraz ilerleyince susuzluktan dili sarkmış solumakta olan bir köpek gördü. Kendi kendine: "Bu köpeğe su vermem gerekir" dedi.

Adam kuyuya indi. Fakat yanında su taşıyacak kap yoktu. Bunun üzerine ayakkabısını çıkardı. Su doldurdu. Ayakkabısına doldurduğu suyu yukarıya çıkararak köpeğe içirdi. Bunu birkaç kez tekrarladı. Nihayet köpek doyasıya su içti. Köpek manalı bakışlarla adama teşekkür eder gibi baktı. Kayalığa giderek istirahat etmeye başladı. Adam da köpeğin yanına geçerek uzandı ve uyudu. Fakat az sonra adamı ısırmak üzere oraya doğru beyaz benekli bir yılan geldi. Bunu gören köpek can havliyle havlamaya başladı. Adam uyandı. Ne olduğunu anladı. Ve yerden aldığı taşla yılanı öldürdü. Böylece köpek yaptığı iyiliğe karşı adamı mutlak bir ölümden kurtardı.

Yardımın Böylesi

Haccac bir gün su kenarında yürürken suya düştü ve yüzme bilmediği için boğulmaya başladı. Bu sırada onu gören birisi suya atıldı ve onu kurtardı. Normal olan ise böyle bir zalimin denize düşmesine kimsenin üzülmemesi onu kurtarmak istememesiydi.

Haccac da bunu bildiği için hayretlerle sordu.

-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?

-Evet, biliyorum Haccac'sın.

-Demek beni bile bile kurtardın.

-Evet, öyle.

-O halde beni çok seviyorsun.

-Tam aksine.

-Anlayamadım, o zaman niye sen beni kurtardın.

-Camide dinlediğim bir vaaz yüzünden. Bu Cuma vaiz cemaate, suda boğulanların tüm günahlarından arınıp hesap vermeden cennete gireceklerini söyledi. Ben de senin suda boğulup cennete gitmeni istemediğimden, cehennemde yanmanı isteyerek böyle yaptım, dedi.

Ezanlar

Dinleyiniz ezanları,etmektedir şehadet:
Allah büyük! Allah büyük! ondan başka ilah yok!
Allah'ın son Peygamberi Resulüdür Muhammed!
İnsanları kurtaracak ibadetten gayri yok!

İlahi bir beleğatle perde perde yükselir
Hak dinin gönülleriyle vecd gelir, şevk gelir
Arş'a kadar gök kubbeyi aşar gider bu sesler

Seher vakti sanki Lahut aleminden okunur
Yeryüzünde için için başlar hemen semalar
Seher vakti ezan sesi Kur'an gibi dokunur;

Fıkralar

Vatan

Komutan sorar:

-Vatan nedir?

Temel cevabı hatırlayamaz. Komutan bu sefer Hasan Çavuş'a sorar:

-Vatan nedir? Hasan Çavuş:

-Vatan anamızdır komutanım, der. Komutan tekrar Temel'e sorar:

-Vatan neymiş Temel? Temel şu cevabı verir:

-Vatan, Hasan Cavuş'un anasıdır komutanım!!!

Küsler

Bir karı koca birbirlerine darılmışlar. Yazışarak konuşuyorlarmış. Adam karısına yazmış ki: "Karıcım beni yarın sabah 6'da kaldır." Karısı da "Evet kaldırırım" diye yazmış. Sabah saat 8'de adam bir uyanmış ki vakit çoktan geçmiş, hemen sinirle ayağa fırlamış ve o anda üstünden bir kağıt düşmüş. Kağıtta: "Uyan saat 6" diye yazıyormuş.

Şalvar Getirin

Hoca'nın arkadaşı Timur eğlenceyi çok severdi. Bir gün Hoca'yı karşısına dikip başına bir elma koydu. Bir ok atıp sarığını vurdu. Bir ok daha attı, cübbesinin sağ tarafına, bir ok da sol tarafına attıktan sonra adamlarına emir verip: "Hoca'ya bir sarık ve cübbe getirin" dedi. Hoca da: "Bir de şalvar getirin" dedi. Timur: "Şalvarına bir şey yapmadım ki!" deyince, Hoca: "Sen yapmadın ama ben korkudan altıma yaptım" dedi.

Güzel Sözler

  • Konarsan güle kon, düşmana konma. Eski düşmanların dost olur sanma. (Kuloğlu)
  • Akıllı insan her düşündüğünü söylemez, fakat her söylediğini düşünür. (Aristo)
  • Bir kimseyi tanımak istiyorsan düşüp kalktığı arkadaşına bak. (Mevlana)
  • Haksız sözleri kabul eden de yalancıdır. (İmam Şafii)
  • İslam'da kusur yok iyi incele, kusur Müslümanda sen onu incele. (M. İkbal)
  • Evvela susmayı öğrenin, sonra yumuşaklığı, sonra ilmi, sonra ameli, ondan sonra da ilmi yayın. (Cabir ibnu Abdillah)