Gönül Sohbeti

Ahiret İnancı ve Dünya Hayatı

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Ahiret inancının dünya ve ahiretle ilgili faydalarını düşünmeden önce: "Ahirete neden inanırız?" sorusunu akılcı bir şekilde cevaplandırmamız gerekir. Çünkü ahiret inancının temel gerekçesi bu inancın bize sağlayacağı fayda değildir. Peki nedir ahiret inancının gerekçesi? Bunun bir gerçek olması. Yani biz ahirete, en başta onun bir gerçek olması sebebiyle inanırız. Bize fayda sağlaması ise bu gerçeği değerlendirmek, hayatımıza yansıtmak suretiyle mümkün olur. Evet bir gerçektir. Bizim inanmamız veya inkâr etmemiz bu gerçeği değiştirmez. Çünkü ahirete inananlar da inanmayanlar da bu gerçekle karşı karşıya geleceklerdir. Ama inananlar şaşırmayacaklar, kendilerine gün gibi ayan olan bir gerçekle karşı karşıya geldiklerini söyleyecek: "Biz bunu zaten biliyorduk" diyecekler. İnanmayanlar ise Kur'an-ı Kerim'de bildirildiği gibi: "Derler ki: "Eyvah bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim diriltti? Bu, Rahman'ın vaad ettiğidir. Demek ki peygamberler doğru söylemişler." (Yasin suresi, ayet: 52)

İşte bundan dolayı biz ahirete her şeyden önce bize fayda sağlayacağından değil bir gerçek olduğundan dolayı inanırız. Ama bu inancımızı gereği gibi değerlendirdiğimiz zaman da faydasını görürüz. Bu inancın faydasını görmek onu hakkıyla değerlendirmeye bağlıdır. Yoksa bu inanca sahip olan herkes onun faydasını göremez. Bazıları, ahiret gerçeği kendilerine ayan olduğundan ona inanmanın bir zaruret olduğunu düşünür ama hiçbir hazırlık yapmazlar. Dolayısıyla bir faydasını da göremezler. Bu dünya hayatında yaşadığımız olaylarla kıyaslarsak bu, tıpkı yağacağı kesin olan yağmurun yağacağına inanmaya ve onun için hazırlık yapmaya benzer. Yağacak yağmur hem bereket getirecek, bağ ve bahçelerimizi sulayacak hem de sellere yol açacaktır. Bu yağmur karşısında insanlar dört gruba ayrılmıştır: Bir grup böyle bir yağmurun yağacağına inanmıyor ve hiçbir hazırlık da yapmıyor. Bu grup yağmurun sadece felaketini görüyor. Üstelik inkâr etmeleri gerçeği değiştirmiyor. Bir grup tereddüt halinde ve: "Geleceği kesin olmayan bir şey için boşuna niye zahmete gireyim" diyor. Onlar da yağmurun sadece felaketini görüyorlar. Üçüncü grup yağmurun yağacağı konusunda tereddüt etmiyor, kesin inanıyor ama tembellik edip hazırlık yapmıyorlar. Onlar da yağmurun felaketiyle karşılaşıyorlar. Dördüncü grup ise kesin inandığı gibi gerekli hazırlığı da yapıyor. Sel basacak yerlere setler inşa ediyor, ekilmesi gereken tohumları ekiyorlar. Biriken suların sebzeleri basmayıp, her tarafı sulayacak şekilde yayılması için arklar, su yolları açıyorlar. İşte bu gruptan olanlar yağmurun felaketinden korunup, bereketinden istifade ederler. Ahiretin getireceği felaket de bereket de kat kat daha fazla olacaktır. İnkar etmek veya tereddüt içinde kalmak onun gelmesini engellemez. Sonuçta inananlar da, inkâr edenler de, tereddüt edenler de o gerçekle karşılaşırlar. Ama onun bereketinden yararlanıp felaketinden korunacak olanlar inanıp hazırlık yapanlar olacaklardır. Felaketinden korunmak için Allah'ın yasaklarından kaçınmak, bereketinden yararlanmak için de emrettiklerini yerine getirmek gerekir.

Biz ahirete gerçek olduğundan dolayı inanmakla birlikte bu inancımızdan aynı zamanda bir fayda umarız. Ahiret inancının hayatımıza yansıması da zaten bu umudumuzla, beklentimizle ilgilidir. Ancak umduğumuz, beklediğimiz fayda her şeyden önce yine ahiretle ilgili faydadır. Çünkü ahiret hayatı sonsuza kadar sürecek bir hayattır. Bu hayatın kurtarılması dünya hayatının kurtarılmasından çok çok daha önemlidir. Biz inşallah sohbetlerimizde ahiret hayatımızın kurtarılması konusunda bilgiler vermeye çalışacağız. Ancak şu da bir gerçek ki, ahiret hayatının dünya hayatımız için de büyük faydaları vardır. Dünyada hem fert hem de toplum hayatına faydası olmaktadır. Toplum hayatına faydası ise fert hayatına faydasından daha fazladır. Biz önce fert hayatına faydasından kısaca söz edelim. Her şeyden önce Allah'ın yasakladığı fiiller, insana dünyada da zararlı olan fiillerdir. Örneğin Allah'ın yasakları denince ilk akla gelen içki, kumar, fuhuş, hırsızlık gibi kötülükler insana en başta dünya hayatında zarar veren fiillerdir. Ahiret inancına sahip olan kişi bu fiilleri işlediği takdirde Allah katında hesaba çekileceğini ve ceza çekeceğini düşünür. Dolayısıyla kimsenin görüp görmemesine bakmaksızın bu fiilleri işlemekten kaçınır. Kanunların kendisini mahkum edip edemeyeceğini düşünmez. Her şeyden önce Allah'ın kanunlarından çekinir ve hayatına ona göre çeki düzen verir. Bu dikkat ve duyarlılık onun düzenli bir hayata kavuşmasını sağlar.

Ahiret inancının fert hayatına faydasıyla ilgili çok şey söylenebilir. Ama biz sadece özet bilgiler vermekle yetinmek istiyoruz. İnşallah önümüzdeki sayıda ahiret inancının toplum düzenine etkisi hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Dinimizi Öğrenelim

Gayb Alemi

ncelikle gayb aleminin ne olduğu hakkında kısa bilgi verelim. Görülmeyen ve normal beşeri duyu organlarıyla hissedilemeyen varlıklar alemine gayb alemi denir. Bazıları varlıklar aleminin sadece görülen ve beşeri duyu organlarıyla hissedilebilen varlıklardan ibaret olduğunu, bunun dışında herhangi bir varlık bulunmadığını iddia eder, üstelik bunu akılcılık olarak değerlendirirler. Oysa bu akılcılık değil materyalizm yani maddeciliktir. Bu düşüncede olanlar varlıkların sadece maddi varlıklar olduğunu zannederler. Oysa bu felsefe artık bilimsel yönden de akli yönden de iflas etmiştir. Bilimsel araştırmalar, beşeri duyularla hissedilemeyen pek çok varlık olduğunu ispat etmiştir. Her şeyden önce manyetik etki beşeri duygularla hissedilemeyen ama bilimin tespit ettiği bir realitedir. Yine hissedilemeyen ama bilimin tespit ettiği yüzlerce ışık türü bulunmaktadır. Bunlar duyularla hissedilemeyen ama bilimin tespit edebildiği varlıkların bazıları. Bilimin tespit edemediği daha nice varlık çeşidi bulunmaktadır ki işte bunlara gayb alemi denir.

Melekler gayb alemine ait varlıkların bir türüdür. Bundan önceki sayılarımızda Kur'an ve sünnete dayanarak meleklerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermeye çalıştık. Ancak gayb alemi sadece meleklerden ibaret değildir. Onların yanı sıra gayb alemine ait daha birçok varlık çeşidi bulunmaktadır. Bunlardan bazıları hakkında Kur'an-ı Kerim'in ışığında bilgi vermeye çalışacağız.

Gayb alemine ait varlıkların bir türü de cinlerdir. Cinler hakkında Kur'an-ı Kerim'de birçok ayeti kerime bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim onların da insanlar gibi imtihana tabi tutulduklarını ve içlerinden iman edenlerin de, inkâr edenlerin de bulunduğunu bildirir. Kur'an-ı Kerim'de cinlerin Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ağzından Kur'an'ı dinleyip ona iman etmeleri hakkında şöyle buyurulur: "De ki: "Bana vahyedildiğine göre cinlerden bir grup (Kur'an'ı) dinledi ve şöyle dediler: "Doğrusu biz hayret verici bir Kur'an dinledik. O (Kur'an) doğruluğa iletiyor. Biz de ona iman ettik. Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız." (Cin suresi, ayet: 1-2) Kur'an-ı Kerim'de, cinlerin kendi içlerindeki durumu ifade için şöyle dedikleri bildirilir: "Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da var, bunun aşağısında olanlar da. Biz, çeşit çeşit yollara ayrılmış gruplardık." (Cin suresi, ayet: 11) Yine aynı surede şöyle buyurulur: "Onlar da sizin sandığınız gibi Allah'ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sanmışlardı." (Cin suresi, ayet: 7) Bu ayetlerden anladığımıza göre iman ve inkâr konusunda cinler de insanlar gibidirler. Bazıları iman etmiş, bazıları ise inkâr etmişlerdir. Dolayısıyla ahiretteki hesapları da insanların hesapları gibi olacaktır. İman edenler kurtulacak, inkâr edenler azabı hak edeceklerdir.

Hz. Süleyman (a.s.) zamanında cinlerin değişik işlerde çalıştırıldıkları da Kur'an-ı Kerim'de bildirilir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurulmaktadır: "Cinlerden de, Rabbinin izniyle onun (Süleyman'ın) emrinde çalışanlar vardı. Onlardan kim emrimizden sapacak olsa ona şiddetli azaptan tattırırdık. Ona dilediği gibi kaleler, heykeller, büyük havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı." (Sebe suresi, ayet: 12-13)

Gerek bu ayetlerden ve gerekse daha başka ayetlerden ve hadislerden anladığımıza göre insanlardan bazılarının cinlerden bazılarıyla irtibat kurmaları mümkündür. Ancak bu irtibat konusunda birtakım yanlış düşünceler ve inançlar bulunmaktadır. Bu yanlış inançların başında gelen ise cinler vasıtasıyla gaybdan haber alınabileceği, gelecekle ilgili bilgiler edinilmesinin mümkün olduğu inancıdır. Bu inanç kesinlikle yanlıştır. Bunun yanlışlığını inşallah gelecek sayımızda yine Kur'an-ı Kerim'in ışığında ortaya koymaya çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Zorbalık ve İnsanlık

aha önceki sayımızda Kur'an-ı Kerim'de Hud kavminin üç önemli hatasına dikkat çekildiğini belirtmiştik. Bunların üçüncüsü ise yakaladıkları zaman zorbaca yakalamalarıydı. Zorbalık, şiddet, baskı ne yazık ki bütün insanlık tarihi boyunca özellikle güçsüz olanları uğraştıran en büyük problemlerden biridir. Dünyada herkes aynı güç ve imkana sahip değildir. Bazıları diğerlerinden daha güçlüdür. Fakat güçlü olanların zayıf olanları ezmemeleri gerekir. Onların da haklarına saygı gösterilmelidir. Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla insanlara bildirdiği ilkelerin başında gelenlerden biri de işte bu hakka, hukuka saygıdır. Eğer hakka, hukuka saygı olmazsa zayıflar sürekli güçlüler tarafından ezilir, mağdur edilir. Adalet değil kuvvet konuşur. Üstelik bu durumda insan olmanın bir ayrıcalığı, üstünlüğü de kalmaz. Güçlerini kullanarak zayıfları ezmeye kalkışan insanlar hayvanlardan daha vahşi, daha saldırgan ve daha tehlikeli olabilirler.

Ne yazık ki insanlık tarihini incelediğimiz zaman zorbalık probleminin toplumları sürekli uğraştırdığını, sıkıntılara soktuğunu görürüz. İnsanlık zaman içinde bu zorbalık problemini aşabilmek için önce toplumsal düzeni kurma amaçlı kitlesel örgütlenme yoluna gitmiş. Bu kitlesel yapılanmanın zorbalığın önüne geçebilmesi için yasal düzenlemeler yapılmış. Fakat zaman içinde bu da problemi çözememiş. Çünkü bu kez kitleleri örgütleyen ve onları yönetenler zorbalık etmeye, kalabalıkları ezmeye başlamışlar. Zorbalıklarının yasalara takılmaması için yasaları da kafalarına göre şekillendirmiş, uygulamak istedikleri zorbalığa uygun hale getirmişler. Dolayısıyla zorbalık "yasal" hale gelmiş. Sonraki dönemlerde kitlesel örgütlenmelerin yerini devletler almış. Devletler zaman içinde yasalarını yazılı hale getirmişler. Ama önceki dönemlerde yaşanan problemler devletleşme dönemlerinde de yaşanmış. Bu kez devletleri yönetenler, devletlerin yasalarını şekillendirenler zorbalık yapmış, yönettiklerine haksızlık etmişler.

Devletleşmelerin gerçekleşmesinden sonra zorbalık sadece yönetenlerle yönetilenler arasında yaşanan bir problem olmakla kalmamış, aynı zamanda devletlerin birbirleriyle ilişkileri konusunda da en önemli problem haline gelmiş. Güçlü devletler zayıf devletleri ezmişler. Hatta güçlü devletler zayıf devletleri ezmekle kalmamış aynı zamanda o devletlerin halklarını da ciddi şekilde ezmişler, onları öldürmüş veya köleleştirip kendi hizmetlerinde kullanmışlar. Bu zorbalık yüzünden bazen binlerce bazen milyonlarca insan hunharca katledilmiş. Araziler tahrip edilmiş.

Zorbalık probleminin çağımızın da en önemli problemi olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Çağımızın bir uygarlık çağı olduğunun iddia edilmesine rağmen çok değişik alanlarda zorbalık problemi yaşanmaktadır. Hem devlet yönetimleri, yönetilenlere karşı zorbaca davranmaktadırlar, hem devletlerin birbirleriyle ilişkilerinde zorbalığa başvurulmakta dolayısıyla güçlü olan zayıf olanı ezmektedir, hem de toplumların fertleri arasında zorbalık problemi yaşanmaktadır.

Zorbalık probleminden kurtulmanın en kestirme yolu insanların Allah'ın hükümlerine teslim olmaları, yaptıklarından dolayı Allah'ın huzurunda hesaba çekileceklerini düşünerek başkalarının haklarına saygılı olmalarıdır. Bütün peygamberlerin de bu konuya birinci derecede önem verdiklerini görürüz.

Zorbalığın ortadan kalkabilmesi için her alanda adaletin hakim kılınması gerekir. Suçluların cezalandırılması konusunda da zorbalıktan kaçınılması gerekir. Bir kimse suç işlediğinde o her türlü kötü muameleyi hak etmiş olmaz. Her suçluya işlediği suça göre ceza verilir. Onun ötesine geçilmez. Eğer suçluya hak ettiğinden fazla ceza verilirse bu da zorbalığa girer. Suçluya hak ettiği cezayı vermek adalet, daha fazlasını uygulamak zorbalıktır. Hangi fiillerin suç olduğu ve her suça ne gibi bir ceza uygulanması gerektiği konusunda ise bize en güzel şekilde yol gösteren kaynak Allah'ın vahiyle bildirdiği ilkelerdir. İnsanlığın zorbalık probleminden kurtulabilmesi için Allah'ın çağrısına kulak vermeye ihtiyacı var.

Bundan sonraki sayımızda inşallah Hud kavminin peygamberlerine karşı takındıkları tavır ve bu tavır sebebiyle başlarına gelen azap konusu üzerinde duracağız.

Sireti Muhammedî

Cahiliye Dönemi ve Hz. Muhammed

ekke halkının tevhid inancından sapması ile İslam dinine girişi arasında geçen dönemine cahiliye dönemi denir. Bilindiği üzere Mekke, Hz. İbrahim (a.s.)'in oraya Kabe'yi inşa etmesinden sonra önemli bir merkez haline geldi. Hz. İbrahim (a.s.) sadece Kabe'yi inşa etmekle kalmamış aynı zamanda insanları tevhid inancına çağırmıştı. O aynı zamanda insanlardan imkanları olanları Kabe'yi ziyaret etmeye çağırmıştı. Ona verilen bu görevle ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Hani biz İbrahim'e Ev'in (Kabe'nin) yerini belirtmiş (şöyle demiştik): "Bana bir şeyi ortak koşma ve evimi tavaf edenler, kıyam edenler, rüku edenler ve secde edenler için temizle. İnsanlar içinde haccı duyur ki gerek yürüyerek ve gerekse uzak yollardan gelen bineklerle sana gelsinler. Ki kendileri için birtakım yararlara şahit olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine belli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Onlardan yiyin ve zor durumdaki yoksula da yedirin. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Eski Ev'i (Kabe'yi) tavaf etsinler." (Hacc suresi, ayet: 26-29) Bu ayetlerden anladığımıza göre Hz. İbrahim (a.s.)'in çağrısı kuru bir ziyaret veya tavaf çağrısı değildi. O aynı zamanda insanları tevhid inancına, Allah'ı gereği gibi anmaya, günah kirlerini temizlemeye, adaklarını yerine getirmeye ve Kabe'yi tavaf etmeye çağırmıştı. Onun çağrısına cevap verenler de zaten bu gayeler için Mekke'ye geliyor, kendilerinden istenen görevleri yerine getiriyorlardı. Bu itibarla Mekke ve çevresinde Hz. İbrahim (a.s.)'in çağrısına cevap verenler tevhid inancı üzere olanlardı.

Aradan zaman geçtikten sonra insanlar Hz. İbrahim (a.s.)'in tebliğ ettiği tevhid dininden uzaklaşarak şirke sapmaya başladılar. Mekke şehrinin ileri gelenlerinin heykellerini yaparak Kabe'nin içine koydular. Önce onların ruhlarını kutsal saymaya başladılar. Sonra onların Allah katında bir üstünlüğünün olduğunu düşünerek onların ruhlarını aracı kılarak Allah'tan dilekte bulunmaları durumunda dileklerinin kabul edileceğini düşünmeye başladılar. İşte bu düşünce onları şirke yöneltti ve tevhid inancını unutarak şirklere saptılar. Şirk inancına sapmaları içlerinde birtakım kötülüklerin yayılmasına da sebep oldu.

Hz. Muhammed (s.a.s.) doğduğunda Mekke toplumuna tamamen şirk inancı ve bu inancın doğurduğu kötülükler hakimdi. Ancak Yüce Allah, diğer peygamberlerini koruduğu gibi Hz. Muhammed (s.a.s.)'i de peygamberlik öncesi dönemde şirkten ve o inancın doğurduğu kötülüklerden korudu. O, Kabe'yi tavaf eder ama içindeki putlara saygı anlamına gelecek herhangi bir hareket yapmazdı.

Hz. Muhammed ameli olarak da kötülüklerden korunmuştur. Kimseye haksızlık etmez, asla yalan söylemez, kendisine emanet edilene asla hıyanet etmez ve söz verdiği zaman mutlaka gereğini yerine getirirdi. Bu yüzden de halk arasında Muhammed el-Emin olarak anılırdı.

Gelecek sayıda inşallah Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olarak görevlendirilmesinden önce yaşadığı bazı önemli olaylardan söz edeceğiz.

Eğlenelim Öğrenelim

Behlül Dânâ'nın Rüyası

alife Harun Reşid devrinde Behlül Dânâ adında akıllı bir zat varmış. Behlül Dânâ'nın akıllılığı ve takva sahibi oluşu halk tarafından da bilinir ve kendisine çok saygı duyulurmuş.

Günlerden bir gün Harun Reşid yanındakilere:

-Bana Behlül Dânâ'yı çağırın, der.

Hizmetliler her yeri ararlar fakat onu bir türlü bulamazlar. Sonunda uzun bir aramadan sonra onu bir mezarlıkta uyur halde bulurlar. Halife'nin kendisini acilen istediğini ona iletirler. Behlül Dânâ haberi alınca doğruca halife Harun Reşid'in huzuruna gider:

-Ey Halife, beni padişahlıktan azlettin, niçin? der.

Harun Reşid büyük bir şaşkınlık içinde:

-Ne padişahlığı sen delirdin mi be adam? diye cevap verir.

Behlül Dânâ ise gayet sakin bir şekilde şöyle karşılık verir:

-Rüyamda padişah olduğumu gördüm. Hizmetçiler bana yemek taşıyor, vezirler karşımda bekliyorlardı. Beni uykumdan uyandırmakla padişahlığıma son verdiniz.

Harun Reşid, Behlül Dânâ'nın anlattıklarına gülerek:

-Rüyadaki padişahlığın itibarı yok, deyince, Behlül Dânâ:

-Benim rüyadaki padişahlığımla senin hükümdarlığın arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca padişalığım sona eriyor. Sen gözlerini kapatınca hükümdarlığın sona eriyor.

Fıkralar

İçini Yakacak Şey

Lokantada yediği yemeklerin tümü soğuktu. Duruma sinirlenen adam garsonu çağırıp çıkıştı:

-Bu nasıl lokanta anlamadım. Bütün yemekler soğuk. İnsanın şöyle içini yakacak bir şey yok mu?

-Birazdan faturanızı getireceğim efendim.

Kanaatkarlık

Patron, karşısında zam isteyen memuruna yüksekten şöyle bir bakıp, sordu:

- Neden zam istiyorsun bakayım?

- Valla beyefendi, ben zam istemeyecektim, ama bizim çocuklar diğer ailelerin günde üç öğün yemek yediklerini farketmişler.

Peki Affettim

İşçi utana sıkıla patronun odasına girdi.

-Afedersin patron, rahatsız etmek istemezdim fakat üç aydır maaşımı alamıyorum.

Patron:

-Peki peki rahatsız ettiğin için affettim gidebilirsin.

Sopayla Vurmuş

Kaçmaya çalışan adamı polis yakalar ve adama sorar:

-Söyle bakalım yanlışlıkla mı vurdun ona?

-Hayır polis bey sopayla vurdum.

Düzeltme

Sakine, kocasıyla birlikte Muhtar Temel'in karşısına dikilir ve:

-Benim kimliğime "Dul Sakine" yazmışsın. Oysa bak, kocam Dursun karşında sapasağlam duruyor, diye çıkışır.

Temel de yaptığı hatayı düzeltmek için silahını çeker ve Dursun'u vurur.

-Ben yanlış yazmam. Sen Dul Sakine'sin işte.

Bilmeceler

  • Bir bay suya düşerse ne olur? (Subay)
  • İngiliz kraliçesi cellada sör adını verirse ne olur? (Asansör)
  • Kral yaşlanınca ne olur? (Kurulanır)
  • Tavukların bacakları neden kısadır? (Yumurtaları kırılmasın diye)
  • İstanbul'da bir tane, İzmir'de iki tane. (İ harfi)
  • İstanbul'un en küçük semti hangisidir? (Bebek)

    Güzel Sözler

  • Kitap sarrafı her yerde hüküm görür. (Goethe)
  • Bir zamanlar dünya kitaplar üzerinde rol oynuyordu. Şimdi kitaplar dünya üzerinde rol oynuyor. (Joubert)
  • İlim hakimdir mal ise mahkum. (Hz. Ali)
  • Din hayata hakim olan sistem ve düstur demektir. (Mevdudi)
  • Harekette birlik olmazsa, fikirde birlik faydasızdır. (Muhammed İkbal)
  • İnsanlar başaklara benzer içleri boşken başları havadadır. Doldukça eğilir. (Montaigne)
  • Çaresi olan şey için acze düşme, çaresi olmayan şey için gözyaşı dökme. (Hz. Ali)
  • Hakikat değişmez. Değişene hakikat denmez. (Abdülkerim Kuşeyri)
  • Kadere inanmayanlar hayata asla bakmamışlardır. Tesadüf onların kadere taktıkları addır. (Epiktetos)
  • Ömrünün dörtte üçünü okumakla geçiren muhakkak namuslu olur. (Diderot)
  • Cahile cahilliğini anlatmak imkansızdır. Çünkü cahilliği anlamak için de bilgi gerekir. Cahilin cahilliğini ispat kolaydır. Fakat onu ikrar ettirmek zordur. (Hz. Ali)