Gönül Sohbeti

Yeniden Dirilişe İnanmak

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Bundan önceki sayıda insanların birçoklarının ölümden sonrasını inkâr etmelerinin asıl sebebinin bunu aklen mümkün görememekten ziyade, dünyadaki hayatın bir sorgusunun olmasından doğan endişeye karşı bir teselli olduğunu dile getirmiştik. Bu sayıda yeniden dirilişin aklen de mümkün olduğunu Kur'an-ı Kerim'den ayetlerle izah etmeye çalışacağız.

Her şeyden önce ölümden sonrasına inanışın sırrı yaratıcının varlığına inanmaktadır. Yaratıcıya inanmanın niçin gerekli ve zorunlu olduğunu daha önceki sayılarda anlatmaya çalışmıştık. Özetle söylemek gerekirse kainattaki mükemmel düzen ve insanın algılama kapasitesini aşan büyüklük bu kainatın sahipsiz olmadığı, mutlaka bir yaratıcısının olması gerektiği gerçeğine bizi götürmektedir. Peki bunca varlığı hiç yoktan yaratan yaratıcının yeniden var etmeye, diriltmeye gücü yetmez mi? Bunu Yüce Allah da Kur'an-ı Kerim'de şöyle vurgulamaktadır:

"Gökleri ve yeri yaratan onların bir benzerini yaratmaya güç yetiremez mi? Elbette. O yaratandır, bilendir." (Yasin suresi, ayet: 81)

"Görmediler mi ki gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerlerini de yaratmaya güç yetirebilir? Onlar için üzerinde şüphe olmayan bir ecel belirledi. Ancak zalimler küfürde ayak direttiler." (İsra suresi, ayet: 99)

Bu ayetler aslında insanları akıllarını kullanmaya ve doğru düşünmeye çağırmaktadır. Çünkü bunca varlığı hiç yoktan yaratan yüce yaratıcının onları yeniden diriltmeye güç yetiremeyeceğini iddia etmek akli muhakemeye tümüyle terstir. Denilebilir ki: "Ölümden sonrasını inkâr edenler zaten bu kainatın bir yaratıcısının olmadığını, bunca varlığın kendiliğinden meydana geldiğini ileri sürüyorlar." Bu iddiaya sarılanların zaten esastan hata içinde olduklarını daha önceki sohbetlerimizde dile getirmiştik. Yaratılış gerçeğini inkâr için, bir sürü tutarsızlık içeren teorilere yapışmak insanı çözüme götürmez.

İkinci olarak: Yeniden diriliş hadisesi aslında dünya hayatında gözlerimizin önünde bilfiil gerçekleşmektedir. Akıllarını kullananlar bu vakıadan ders alır ve ölümden sonra dirilişin olmasının hiç de zor bir ihtimal olmadığı gerçeğine inanmakta güçlük çekmezler. Nedir bu vakıa peki? Örneğin bir domates yetiştiriyoruz. Yaz boyunca onun ürününü bolca yiyoruz. Kışın da küçücük bir tohumunu saklıyoruz. Aylar boyu bu tohum öyle bekliyor. Sonra ekim zamanı gelince o küçücük tohumu toprağa ekiyoruz ve geçen yıl yediğimiz domatesin tıpa tıp aynısı topraktan çıkıyor. Bu kocaman domates aslında o küçük tohumdan da çıkmıyor. Onun içinde yer alan gözle görülemeyecek kadar küçük bir parçadan çıkıyor. Bu parçanın içinde de yetişecek domatesin bütün özelliklerinin şifreler halinde ve üstelik son derece mükemmel bir düzen içinde yazılı olan DNA ve RNA molekülleri işe yarıyor. Denilebilir ki: "Bu, dünya hayatının gerçeği. Bütün her şey böyle tohumlardan meydana geliyor. İnsan öldükten sonra onun tohumunu bir yere saklayan olmuyor ki yeniden dünyaya gelmesi için bir yere eksin." Fakat bizim burada yaratıcının "yeniden yaratma" gücü üzerinde düşünmemiz ve akıl etmemiz gerekmektedir. Onca bitkinin şifrelerini bir yere yazarak onların yeniden dirilişini sağlayan insan değil yüce yaratıcıdır. Ama dünya hayatında bu ilahi bir sünnet üzere gerçekleşmiştir. Buna güç yetiren yüce yaratıcının insanı da gerek şifrelerini bir yere saklayarak ve gerekse hiç şifreye gerek görmeden yeniden yaratması hiç de zor değildir. İşte Kur'an-ı Kerim'de de Yüce Allah'ın yeryüzünü böyle ölümünden sonra diriltmesine dikkat çekilerek, insanların ölümden sonra dirilmelerinin de zor olmayacağına dikkat çekilmektedir. Bu konuyla ilgili bazı ayetlerin meallerini burada aktaralım:

"Allah'ın rahmetinin eserlerine bak ki, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphesiz o ölüleri de diriltecektir. O her şeye güç yetirendir." (Rum suresi, ayet: 50)

"O ölüden diriyi çıkarır; diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız." (Rum suresi, ayet: 19)

"Size korku ve ümit içinde şimşeği göstermesi ve gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesi de O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda akıl eden bir topluluk için ibretler vardır." (Rum suresi, ayet: 24)

"Bilin ki Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Belki akıl edersiniz diye size ayetleri açıkladık." (Hadid suresi, ayet: 17)

İşte bu ayeti kerimeler bizi gözlerimizin önünde gerçekleşen "yeniden diriliş" gerçeği üzerinde düşünmeye ve bu gerçekten yola çıkarak insanın da ölümden sonra dirilişinin zor olmayacağını anlamaya davet etmektedir. Bize düşen de aklımızı kullanarak "yeniden diriliş" gerçeğine görüyormuş gibi inanmaktır. Zaten de görüyoruz. Laboratuarlarda deneyler niçin yapılır? Bir "olabilir"i ortaya çıkarmak için. O "olabilir"i keşfettikten sonra benzerlerinin olabileceğini anlamak için her biri üzerinde ayrı ayrı deney yapmayız. Örneğin herhangi bir hastalığa iyi gelen ilacın bulunması için önce bir formül geliştirilir, sonra o formül birkaç hasta üzerinde denenir ve alınan sonuca göre karar verilir. Yeryüzü de bize "yaratılış gerçeği"ni her yıl üstelik milyonlarca formülle gösteriyor. Geriye bir insanın yeniden dirilişi gerçeğini anlamak kalıyor. Eğer birileri hala yokuşa sürüyorlarsa bilmek gerekir ki onları akılları değil arzuları, zevkleri, dünyada arzularına göre yaşayıp da sonra bundan sorgulanmak istememeleri o yöne doğru çekmektedir.

Bundan sonraki sayıda Allah izin verirse ahiret inancının dünya hayatına etkisi üzerinde durmaya çalışacağız.

Dinimizi Öğrenelim

Cennet Melekleri

undan önceki sayıda cehennem melekleri hakkında bilgi vermiştik. Bu sayıda da inşallah cennet melekleri hakkında bilgi vereceğiz.

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: "Rablerinden sakınanlar da bölük bölük cennete iletilirler. Sonunda oraya gelip kapıları açıldığında, (cennetin) bekçileri onlara: "Size selâm olsun. Hoş ve temiz geldiniz. İçinde sonsuza kadar kalmak üzere girin oraya!" derler." (Zümer suresi, ayet: 73)

Bu ayetten anladığımıza göre cennete girenleri melekler selam ve hoşnutlukla karşılarlar. İçeri girmelerinden duydukları memnuniyeti ifade ederler. Burada cehennemliklerin karşılanışı ile cennetliklerin karşılanışı arasında bir kıyaslama yaptığımızda ne kadar büyük bir fark olduğunu görürüz. Kur'an-ı Kerim'de cehennem meleklerinin oraya atılanlara soruları hakkında şöyle buyurulur: "Her bir topluluk oraya atıldıkça bekçileri onlara: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" diye sorarlar." (Mülk suresi, ayet: 8)

Cennet melekleri hakkında bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurulur: "O en büyük korku onları tasalandırmaz. Melekler onları: "İşte bu, size vaadedilmiş olan gününüzdür" diye karşılarlar." (Enbiya suresi, ayet: 103)

Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurulur:

"(Bu yurt) kendilerinin ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden salih olanların girecekleri Adn cennetleridir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: "Sabretmenize karşılık size selâm olsun. (Dünya) yurdunun sonu ne güzeldir!" (derler)" (Ra'd suresi, ayet: 23-24)

Kur'an-ı Kerim'de cennet melekleri hakkında özel bir isim kullanılmaz. Yukarıda verdiğimiz ayetlerin birincisinde "hazene" yani "bekçiler" adı verilir. Diğer iki ayette ise sadece "melekler" ifadesi kullanılmaktadır.

Bu arada şunu hatırlatalım ki Yüce Allah'ın cennete gireceklere nimet olarak vereceği huriler ve gılmanlar melek sınıfından değildir. Çünkü melekler cinsiyetsiz varlıklardır ve Allah'ın belli emirleri için özel olarak yaratılmışlardır. Huriler ve gılmanlar ise cinsiyetleri olan ve cennete girecek insanlara hizmet edecek varlıklardır.

12. sayıdan beridir yani on sayıdır meleklere iman konusunu işliyoruz. Bu on sayıda meleklere imanın gereği, meleklerin özellikleri ve Allah'ın belli melekleri hakkında Kur'an-ı Kerim'de ve sünnette yer alan bilgilere başvurarak sizleri bilgilendirmeye çalıştık. Allah'ın meleklerinin hepsi burada anlattıklarımızdan ibaret değildir. Bunların dışında daha pek çok melek bulunmaktadır. Sayılarını ise ancak Allah bilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de şöyle buyurulur: "Rabbinin askerlerini O'ndan başkası bilmez." (Müddessir suresi, ayet: 31)

Bize düşen Allah'ın bütün meleklerine iman etmek, haklarında Kur'an ve sünnette bilgi olanları ise ne şekilde tanıtılmış iseler o şekilde tanımak ve bilmektir. Fakat melekler gayb alemine ait varlıklardır. Dolayısıyla onlar hakkında en doğru bilgileri ancak vahiy yoluyla almak mümkündür. Vahiy yoluyla gelen bilgiler ise Kur'an ve sünnette yer alan bilgilerdir. Dolayısıyla insanların gayb alemine ait varlıklar hakkında kendi kafalarından uydurdukları bilgilerin hiçbir geçerliliği ve tutarlılığı yoktur. Bunu insanların arasında, melekler hakkında asılsız efsanelerin ve hurafelerin dolaşıyor olmasından dolayı hatırlatıyoruz. Bu tür efsanelerin ve hurafelerin bazıları muhtelif dinlerden geçmiş, bazıları da insanlar tarafından hiçbir dayanağa dayanılmaksızın uydurulmuş rivayetlerdir. Farklı dinlerden geçmiş olanların da bazılarının asılları vahye dayansa bile zaman içinde insanlar tarafından tahrif edilmiş, değiştirilmiş olabilir. Dolayısıyla melekler hakkında bize ulaşan söylentilerin ve rivayetlerin doğruluk derecesini önce Kur'an ve sünnette yer alan bilgilerle tetkik etmemiz, bu bilgilerle çelişiyorsa kesinlikle reddetmemiz gerekir. Bu bilgilerle çelişmese bile bu iki kaynakta yer alan bilgilerle teyit edilmiyorlarsa yine de ihtiyatlı yaklaşmayı tercih etmeliyiz. Çünkü dediğimiz gibi melekler gayb alemine ait varlıklardır ve onlar hakkındaki doğru bilgiler ancak vahiy yoluyla bize ulaşabilir.

Bu sayıda melekler konusunu noktalıyoruz. Gelecek sayıda inşallah gayb alemine ait diğer bazı varlıklar hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Hud Kavminin Önemli Hataları

ud (a.s.) ile ilgili ayetleri açıklamaya devam ediyoruz:

Ayetlerde bildirildiğine göre Hud (a.s.) kavmine yaptıkları hatalardan dolayı tevbe etmeleri ve Allah'a yönelmeleri teklifinde bulunuyor. Bu manada şöyle diyor: "Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin sonra O'na tevbe edin ki, üzerinize gökten bolca yağmur göndersin ve sizin gücünüze güç katsın. Suçlular olarak yüz çevirmeyin."

Onların ne tür hatalar işledikleri konusunda ise Şuara suresindeki ayetlerde bilgi verilmektedir. Orada geçen ayetlere göre kendilerine hataları şu şekilde hatırlatılıyor: "Siz her yüksekçe yere bir anıt dikip boş şeyle mi oyalanıyorsunuz? Sonsuza kadar yaşayacağınız umuduyla sağlam yapılar mı ediniyorsunuz? Yakaladığınız zaman zorbaca yakalıyorsunuz." Burada üç önemli hataya dikkat çekilmektedir: 1) Yüksekçe yerlere anıtlar dikip boş şeylerle oyalanmaları 2) Sonsuza kadar yaşayacaklarını umarak sağlam yapılar edinmeleri 3) Yakaladıklarında zorbaca yakalamaları.

Aslında bu üç önemli hata insanlık tarihi boyunca toplumların hastalığı haline gelmiş hatalardır.

Bu hataların günümüzde de modernleştirilmiş bir şekilde işlendiğine hepimiz şahit olmaktayız

O dönemin insanlarının yüksekçe yerlere anıtlar dikmelerinin amacı kendi kutsallarını kendi elleriyle inşa etmeleriydi. Gerçekte o diktikleri anıtların bir kutsallığı yoktu. Onlara nispet edilen sembolik anlamlar da aslında insanların kendi tahayyüllerinden, varsayımlarından ibaretti. Bundan dolayı onların kendi elleriyle bir şeyler yapıp onları kutsallaştırmaları kendi kendilerini avutmaları, boş şeylerle oyalanmaları anlamına geliyordu. Günümüz insanları da Allah'ın vahiyle bildirdiği gerçek kutsallardan uzaklaşınca kendi kutsallarını kendi elleriyle inşa etmeye başlamışlardır. Bunların bazıları heykeller, bazıları bez parçaları, bazıları müzik parçalarıdır. Aslında bunların tümünü kendileri şekillendirmiş ve onlara yükledikleri "kutsal" anlamları da bizzat kendileri tahayyül ve tasavvur etmişlerdir. Gerçekte onların bir kutsallığı yoktur. Ama toplumların onları kutsal kabul etmesi için bir toplumsal tasavvur oluşturmaya, sonra da bu tasavvuru yasalarla koruma altına almaya çalışırlar. Bunun neticesinde o kutsallarla ilgili ilkelere uymayanlar birtakım cezalara çarptırılırlar. Oysa işin gerçeğinde bu yapılanların tümü boş şeylerle oyalanmaktan ibarettir.

İkinci önemli hata ise dünya hayatının sonsuza kadar devam edeceğini umarak bütün çalışmaları bu dünyaya tahsis etmektir. Bu da toplumların tarih boyunca devam eden ve halen de devam etmekte olan bir sendromlarıdır. Bu yüzden insanların çoğu ölümü aklına getirmek istemez. Nerede ve ne zaman yakalayacağı belli olmayan ve her an gelip çatması mümkün olan ölümü kendilerinden çok uzakta zannederler. Yanlarında kendilerine bir ömür boyu yetecek malları olsa bile, belki onun on katı kadar daha mal varlığına sahip olmak isterler. Sonsuza kadar devam edecek olan ahiret için yaptıkları hazırlık ise çok azdır. Burada vurgulanan hata işte bu hatadır. Yoksa dünya nimetlerinden yararlanılması tenkit edilmiyor. Bilakis Hud suresinde geçen ayetlerde dünya nimetlerinin Allah'ın insana lütfu olduğu ve Allah'a kulluk görevini hakkıyla yerine getirenlere O'nun lütfunun artacağı vurgulanıyor. Bunun için Hud (a.s.) kavmine şu hatırlatmayı yapıyor: "Rabbinizden bağışlanma dileyin sonra O'na tevbe edin ki, üzerinize gökten bolca yağmur göndersin ve sizin gücünüze güç katsın." Bu konuda insanların çoğu zaman dengeli bir yol tutturamadıklarını, iki aşırılıktan birine saptıklarını görüyoruz. Bazıları dünya nimetlerinden uzak durmanın zühd ve takvanın gereği olduğu zannına kapılarak, dünya nimetlerinden yararlanmayı adeta günah gibi algılamakta, bazıları da dünya hayatını bitmeyecek bir hayat gibi düşünerek bütün çabasını bu hayata sarf etmektedir. İşte bu iki anlayış iki aşırılıktır. Müslümana düşen, her iki aşırılıktan da uzak durarak dengeyi yakalamaktır.

Hud kavminin üçüncü önemli hataları yakaladıkları zaman zorbaca yakalamalarıdır. Bu konu üzerinde inşallah gelecek sayıda ayrıntılı olarak duracağız.

Sireti Muhammedî

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Gelişme Çağı

ekke sıcak bir şehir olduğundan çocuklar bebeklik çağını burada geçirdiklerinde zayıf ve çelimsiz kalıyorlardı. Mekkeliler: "Şehirde yetişen bir çocuğun zekâsı ve azmi zayıf olur" derlerdi. Bu yüzden bebekler, kırsal bölgede bir süt anneye verilirlerdi. Hz. Muhammed (s.a.s.) de Sa'd ibnu Bikr oğullarından Halime adında süt anneye verildi.

Resulullah (s.a.s.)'ın Sa'd ibnu Bekr oğullarının kırsal bölgesinde olduğu sırada göğsünün yarılması olayı gerçekleşti. Müslim, Enes ibnu Malik (r.a.)'ten şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (s.a.s.)'ın çocuklarla oynadığı bir sırada Cibril (a.s.) yanına gelip kendisini aldı. Bayılttı. Kalbini yardı. Sonra kalbini dışarı çıkardı. Oradan bir kan pıhtısı çıkardı ve: "Bu şeytanın sendeki payıdır" dedi. Sonra onu altın bir leğen içinde Zemzem suyuyla yıkadı. Sonra onu yeniden yapıştırdı ve yerine yerleştirdi. Öte yandan çocuklar koşarak süt annesine geldiler ve: "Muhammed öldürüldü" dediler. Yanına vardıklarında rengi değişmişti."

Enes (r.a.) dedi ki: "Ben göğsünde o yarılmış yerin izini görüyordum." Sonra (Resulullah (s.a.s.)'ın) süt annesi onun hakkında endişeye kapıldı ve onu annesine geri gönderdi. Annesi kendisini alıp, babasının (yani Resulullah (s.a.s.)'ın babasının) Adiyy ibnu Neccâr'ın oğulları olan dayılarını ziyaret için Medine'ye doğru yola çıktı. Dönüşte yolda annesini ölüm yakaladı. Ebvâ'da vefat etti ve oraya gömüldü.

Kaderin dili bu çocuk hakkında şöyle diyordu adeta: "Bu çocuğun eğitiminde ne babasının ne de annesinin herhangi bir etkisi olabilir. Şanı yüce olan Allah onun eğitimini ve yetiştirilmesi işini üzerine almıştır." Çoğunluğun bildirdiğine göre Resulullah (s.a.s.)'ın annesi Amine'nin vefatı kendisi daha altı yaşındayken gerçekleşmiştir. Bundan sonra onun bakımını Ummu Eymen üzerine aldı. Geçimiyle de dedesi Abdulmuttalib ilgileniyordu. Dedesi, kendi oğullarına titremediği kadar onun üzerine titriyordu.

Ancak Muhammed (s.a.s.) daha çocukken dedesi de vefat etti. Dedesi vefat ettiğinde o sekiz yaşına gelmişti. Daha sonra onun geçimiyle ilgilenmeyi babasının öz kardeşi olan Ebu Tâlib üzerine aldı. Kendisine karşı çok merhametliydi. Ancak mal varlığı azdı. Bu yüzden Muhammed (s.a.s.) amcasına yardımcı olmak amacıyla koyun çobanlığı yaptı.

Ebu Hureyre (r.a.)'nin rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.s.): "Allah herhangi peygamber gönderdiyse mutlaka koyun gütmüştür" diye buyurdu. Ashabı: "Sen de mi?" diye sordular. Resulullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: "Evet. Ben de Mekke halkının kuruşları karşılığında (koyun) güttüm."

Abdurrezzâk, Ma'mer'den o da Zuhri'den rivayet etmiştir. (Zuhri) siretle ilgili olarak verdiği bilgiler arasında şöyle söyledi: "Büyüyüp delikanlılık çağına gelince, pek fazla malı yoktu ve Huveylid'in kızı Hatice onu Habaşe pazarında çalıştırmak üzere ücretle tuttu. Onunla birlikte Kureyş'ten bir başka adam daha tuttu. Resulullah (s.a.s.), Hatice (r.a.)'den söz ederken şöyle derdi: "Ben Hatice'den daha hayırlı ücretli eleman çalıştıran birini (patron) görmedim."

Gelecek sayıda inşallah Hz. Muhammed (s.a.s.)'in cahiliyye döneminin kötülüklerinden ve şirk adetlerinden korunmasıyla ilgili bilgileri aktaracağız.

Eğlenelim Öğrenelim

Pişmanlık

evenin biri ıssız bir çölde yaşıyordu. Çölde ise içecek su yok denecek kadar azdı. Ama o, iki hurma ağacı arasında, serin bir kaynak bulmuştu. Çöldeki diğer hayvanlar bu kaynağı bilmedikleri için su sıkıntısı çekiyorlardı. Yaz gelince çöl iyice kuraklaştı. Kuyuların suyu çekildi. Ancak deve bulduğu kaynak sayesinde susuzluk çekmeden rahatça hayatına devam ediyordu. Susuzluktan ölmek üzere olan hayvanlar devenin bir su kaynağı bulduğunu ve o kaynak sayesinde rahatça yaşadığını anladılar. Artık susuzluktan iyice bitkin düşünce deveye gelip :

-O suyu nereden buldun, diye sordular. Deve:

-Çok uzaklarda çölün ortasında buldum, dedi. Hayvanlar:

-Ne olur bizi de oraya götür, diye yalvardılar. Ancak deve gülerek:

-Elbette ama hepiniz bana bir altın verirseniz, diye karşılık verdi.

Hayvanlar onun kendilerine karşılıksız yardım etmeyecek kadar aç gözlü olduğunu biliyorlardı. İçlerinden biri:

-İstediği parayı vermekten başka çaremiz yok, dedi.

Deve ne kadar hayvan varsa hepsini peşine taktı. Böylece yola koyuldular. Devenin söyledikleri doğru çıkmıştı. Kaynak çok uzaktı. Epeyce yol aldıktan sonra nihayet kaynağa vardılar ve hepsi kana kana su içtikten sonra paralarını verdiler. Tekrar devenin peşine takılıp geri dönüş yolunu tuttular. Ancak deve onları bu sefer değişik bir yoldan geri götürdü. Kaynağa gidip su içme işi günlerce sürdü. Deve her seferinde değişik yollardan geldiği için hayvanlar yolu bir türlü öğrenemediler. Tabii deve bu arada epey altın topladı. Deve topladığı altınları bir çömleğe doldurarak bir yere gömdü.

Bir gün hayvanlar yine kaynağa gitmek istediler ama deve aldırış bile etmedi. Çünkü paralarının tükendiğini biliyordu. Onun için tek başına çöle gidip paraları saydı. Ancak gece yarısı evine dönebildi. Evine dönerken etrafta bir şeylerin farklı olduğunu anladı:

"Hayret etrafta kimsecikler görünmüyor. Her gece yatmadan önce burada gevezelik ederlerdi. Neredeler acaba?" diye kendi kendine söylendi.

Oysa deve gizlice çölde sakladığı paralarını sayarken diğer hayvanlar çölün diğer tarafında bulunan sulak bir ülkeye gitmeye karar vermişlerdi. Deve tek başına kaldığı için canı çok sıkılmış, arkadaşlarına yaptığı haksızlığı iyice anlamıştı. Nihayet yalnızlığa daha fazla dayanamayarak o da diğer hayvanların yanına gitmeye karar verdi. Para çömleğini alarak yola koyuldu. Üç gün, üç gece giderek onları buldu. Hayvanlar bir ırmağın başında toplanmış kana kana su içiyorlardı. Deveyi gördükleri halde aldırış bile etmediler. Deve paraları yere döktü. Hayvanlar buna çok şaşırdı. Devenin pişman olarak kendilerinin yanına geleceğini ve hatta paralarını geri vereceği kimsenin aklından geçmemişti. Hayvanlar paralarını aldılar ve arkadaşlarını affettiler. Deve de artık aç gözlülük yapmayacağına söz verdi ve onlarla birlikte yaşadı.

Fıkralar

Tuğla

İki kişi konuşuyordu. Biri ötekine sordu:

-Geçmiş olsun, gözüne ne oldu.

-Süt sağarken ineğin kuyruğu çarptı.

-Olur mu öyle şey,ineğin kuyruğu gözü böyle morartır mı?

-Kuyruğunu oynatmasın diye kuyruğuna tuğla bağlamıştım da.

Aynı Köpek

Öğretmen:

-Çok garip, size herkes köpeğini tarif etsin demiştim. Fakat seninle kardeşinin yazdığı yazı noktasına hatta virgülüne kadar aynı.

Öğrenci:

-Tabii öğretmenim ikimizin köpeği de aynı.

Adres

Adamın biri Temel'e:

-Karanfil sokağını biliyor musun? diye sorar.

Temel iki koltuğunun altındaki karpuzları adama verir. Elerini iki tarafa açarak şöyle der:

-Valla pilmiyrum hemşehrim.

Çimenlere Basmayın

Temel başından geçen bir kazayı anlatıyordu.

-Uzatmayalım uçak düşmeye başladı. Ben de kendimi boşluğa bıraktım. Tam yere yaklaşmıştım ki aksiliğe bakın...

-Paraşüt mü açılmadı yoksa?

-Hayır, birde baktım tabelada "Çimenlere basmayın" yazıyor.

Bilmeceler

  • Ufacık sandık, içine un bastık. (İğde)
  • Zürafa neden çok az yer? (Çok yerse hepsini midesine göndermek zor gelir de ondan)
  • Zürafanın boyu neden çok uzundur? (Kafası midesine uzaktır da ondan)
  • Sizin olduğu halde başkalarının daha çok kullandığı şey nedir? (Adınız)