Gönül Sohbeti

Yeniden Diriliş Aklen de Mümkündür

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Aslında ölümden sonrasına inanmamak bir teselliden ibarettir. Çünkü dünyada gönüllerine ve arzularına göre yaşamak, önlerine herhangi bir sınır koymamak isteyenler, bunun bir hesabının olacağını düşünmek istemiyorlar. Özellikle ellerinde imkan ve fırsat olduğunda bunu sonuna kadar değerlendirmek, başkalarına zulüm ve haksızlık etmek de dahil kendilerine hoş ve zevkli gelen her şeyi yapmak istiyorlar. Bunu yapanların bazıları kendileri ipleri ellerinde tutan insanlar olduklarından dünyada yasal sorumluluk ve cezalandırma korkusu taşımıyorlar. Çünkü kurmuş oldukları düzenlerde yasalar onları bağlamıyor, onlar yasalara istedikleri şekli verebiliyorlar. Bazen uygulamadaki yasalar onların işledikleri kötülüklere engel olmuyor. Bu yüzden de dünyada fiili bir engelle karşılaşmıyorlar. Örneğin günümüz dünyasında ülkelerin büyük bir çoğunluğunda içki içmek, zina yapmak ve benzeri bazı kötülükler serbesttir. Bazen de kendilerini yasaların gözetiminden saklayabiliyorlar. Bütün bu durumlarda kendilerini yaygın tabirle yargıdan ve hesap vermekten yırtmış hissediyorlar. Sıra ölüm sonrasını düşünmeye gelince kendilerini bir sıkıntı ve huzursuzluk kaplıyor. Bu durum karşısında tevbe etme, haksızlığa uğrattıklarının haklarını verme ve doğruya yönelme yolunu tercih edenler olabiliyor. Bu yolu tercih etmekte zorluk çekenler ise kendilerini ahiret hesabından "muaf" görebilmek için ölümden sonrasını inkâr etme yolunu tercih ediyorlar. Yaptıkları kötülüklere, yaşadıkları hayata bakınca ölümden sonrasının kendilerine iyi şeyler getirmeyeceğini düşünüyor ve: "Bizim için olmaması olmasından daha iyidir" diye düşünerek inkâr etmenin yollarını araştırıyorlar. Hatta çoğu zaman herhangi bir delil arama ihtiyacı duymadan kestirmeden inkâr yolunu tercih ediyor ve: "Çürümüş, darmadağın olmuş kemikler mi yeniden diriltilip, tekrar hayata kavuşturulacak" diye düşünüyorlar. Oysa bunu iddia ederken gerçekte kendi nefislerini teselli etmektedirler. Yaptıklarından dolayı hesap verme telaşı ve korkusu onları bu düşünceye itmektedir. Kendilerine sorarsanız, böyle bir şeyi kabul etmez ve: "Ölümden sonra dirilişin olmadığına kesin bir şekilde inandıklarından dolayı" ahiret inancını reddettiklerini söylerler. Ama kendilerinden önce böyle konuşanlar, ölümün soğuk yüzünü gördüklerinde: "Ya varsa! O zaman ben ne yaparım!" diye tereddüt içine düşmüşlerdir. Bazıları: "Keşke iyi bir hayat yaşamış olsaydım!" diyerek pişmanlıklarını belli etmişlerdir. Firavun'un, dağ gibi su dalgalarının üzerine doğru geldiğini gördüğü sırada: "İsrail oğullarının inandığına ben de inandım ve ben Müslümanlardanım" demesi gibi, artık imanın fayda vermediği anda iman ettiklerini ifade edenler olmuştur. Ama dediğimiz gibi o vakitler pişmanlığın ve imanın fayda vermeyeceği vakitlerdir. O halde aklımızı kullanıp gerçeği erkenden görmemiz, zevkimize göre hayat yaşayıp da ölümden sonra dirilişin olmayacağı iddiası gibi nefse hoş gelen iddiayı bir teselli aracı olarak kullanmaktan uzak durmamız gerekir.

Yeniden dirilişin aklen de mümkün olduğunu söylemiştik. En başta şunu düşünmeliyiz ki, Allah bütün yaratıkları hiç yoktan yaratmıştır. Bunca yaratığı hiç yoktan yaratan Allah'ın yeniden yaratmaya gücü yetmez mi? Bu açıdan yaratılış gerçeğini kabul edenin, yeniden diriliş gerçeğini kabul etmesi çok kolaydır. Yaratılış gerçeğinin kabul edilmesinin niçin gerekli ve önemli olduğunu ise bundan önceki sohbetlerimizde dile getirmiştik. Dolayısıyla konunun akli yönünü iyi anlayabilmek için önce yaratılış gerçeğini çok iyi kavramak gerekir. Kainattaki bunca varlığın kendiliğinden olmasının mümkün olamayacağını, bu düzenin kendiliğinden veya tesadüflerle oluşmasının imkansız olduğunu kavramamız gerekir.

Yeniden dirilişin mümkün olduğunun akli delillerini, Kur'an'dan ayetlerle de destekleyerek vermeye bundan sonraki sayıda da devam edeceğiz, inşallah.

Dinimizi Öğrenelim

Cehennem Melekleri

üce Allah, cehennem azabının uygulanması, burada azabı hak edenlerin cezalarının verilmesi için bazı melekler yaratmıştır. Bunlara zebaniler denir. Onların başlarında da Malik adı verilen bir melek vardır.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de cehennem azabını uygulamakla ve cehennemin bekçiliğini yapmakla görevlendirilenlerin melekler olduğu hakkında şöyle buyurur:

"Biz o ateşin bekçilerini ancak melekler(den) kıldık." (Müddessir suresi, ayet: 31)

Cehennem meleklerinin özellikleri hakkında da şöyle buyurulur:

"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailelerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında gayet haşin, sert; Allah'ın kendilerine emrettiğine karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yapan melekler vardır." (Tahrim suresi, ayet: 6)

Bu ayetten cehennem azabını uygulamakla görevli meleklerin, görevleri gereği sert tabiatlı ve haşin olarak yaratıldıklarını anlıyoruz.

Kur'an'da cehennemin muhafız meleklerinin sayısı hakkında da şöyle buyurulur:

"Onun üzerinde on dokuz (bekçi) vardır." (Müddessir suresi, ayet: 30)

Bu sayı cehennemin üzerindeki muhafız meleklerin sayısıdır. İlginçtir ki bu sayı etrafında tarih boyunca çeşitli tartışmalar olmuş, bazıları için bu sayı fitne sebebi olmuştur. Bu gelişme ise bu sayıyla ilgili olarak Yüce Allah'ın vurguladığı şeyin tahakkuk etmesi ve Kur'an-ı Kerim'in bir mucizesinin ortaya çıkmasıdır. Nitekim Allahu teala bu sayıyla ilgili olarak şöyle buyurur: "Sayılarını ise ancak inkâr edenler için bir imtihan kıldık ki, kendilerine kitap verilmiş olanlar kesin bilsinler, iman edenlerin imanları artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ve mü'minler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık olanlar ve inkârcılar da: "Allah, acaba bu örnekle neyi kastetmiştir?" desinler. İşte Allah, böylece dilediğini sapıklığa düşürür dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin askerlerini O'ndan başkası bilmez. Bu ancak insanlar için bir öğüttür." (Müddessir suresi, ayet: 31)

Cehennem meleklerinin başındaki Malik hakkında da Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: "Ey Malik! Rabbin bizim hayatımıza son versin!" diye seslenirler. O da: "Doğrusu siz kalıcısınız" der." (Zuhruf suresi, ayet: 77)

Burada Malik'in cehennem meleklerinin başı olduğu açıktan ifade edilmiyor. Ancak cehennemliklerin müracaatlarını ona yapmalarından bu netice çıkıyor. Ayrıca Resulullah (s.a.s.)'ın hadislerinden Malik'in cehennem meleklerinin başı olduğunu anlıyoruz.

Melekler hakkında daha önce verdiğimiz bilgilerde onların Allah'ın emirlerine tereddütsüz itaat eden yaratıklar olduğunu vurgulamıştık. Belli görevler için yaratılmış olduklarından, yaratılıştaki tabiatları ve fıtratları da görevlerine uygun olur. Dolayısıyla kendilerine verilen görevi yerine getirmekten herhangi bir şekilde eziyet ve sıkıntı çekmezler. Cehennemde Allah'ın cezasını uygulama görevi için yaratılmış melekler de böyledir. Onların genel özellik itibariyle diğer meleklerden farklı tarafları yoktur. Yani onlar da diğer melekler gibi masum ve üstün özelliklere sahip yaratıklardır. Dolayısıyla kötü sıfatlı değildirler. Fakat onların kendilerine özel sıfatları görevlerine uygundur. Bu yüzden görevleri gereği haşin ve sert tabiatlı yaratılmışlardır. İşte bundan dolayı, hoşlanmadığımız, korkunç gördüğümüz bir ferdi cehennem zebanilerine benzeterek, "zebani" nitelemesini aşağılama, hakaret amaçlı olarak kullanmamız doğru olmaz. Evet, ayetlerden de anlaşıldığına göre zebaniler görevleri gereği sert tabiatlı ve korkunç yaratılmışlardır. Ama onların bu özelliklerinden yola çıkarak, onların isimlerini veya sıfatlarını hakaret amaçlı olarak kullanmamız meleklere iman konusunda dikkat etmemiz gereken ilkelere aykırıdır.

Cehennem için görevlendirilmiş melekler olduğu gibi cennet için görevlendirilmiş melekler de mevcuttur. İnşallah bundan sonraki sayıda da cennet meleklerinden söz edecek ve onlar hakkında Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgileri aktaracağız.

Bir Peygamber Kıssası

Hud Peygamber (a.s.)'in Tevhid Mücadelesi

undan önceki sayıda Hud (a.s.)'ın peygamberliği, verdiği tevhid mücadelesi ve onun kavmi olarak bilinen Ad kavminin itirazı hakkında Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgileri aktarmıştık. Bu sayıda o ayeti kerimelerde yer alan bilgileri açıklamaya çalışacağız.

Yüce Allah, Hud (a.s.)'ın Ad kavmine gönderilmesiyle ilgili olarak: "Ad kavmine de kardeşleri Hud'u (gönderdik)" diye buyuruyor. Burada kardeşleri denmesinin sebebi o kavme mensup olmasıdır. Kur'an-ı Kerim'de "kardeş" kelimesi bu manada daha başka yerlerde de kullanılmıştır. Buradan ulusal kimliğin bir kardeşlik bağı oluşturduğunu anlıyoruz. Ancak bu, ulusçuluğu, ırkçılığı haklı kılacak bir bağ değildir. Buradaki kardeşlik bağı beraberinde sorumluluk getiren bir bağdır. İnsanların çevrelerindekileri doğru yola çağırırken önce en yakınlarından başlamaları bir görevdir. Aynı şekilde mensup oldukları kavimleri veya ulusları doğru yola iletmek için de özel gayret sarf etmeleri gerekir. Fakat ulusal kimlikten doğan kardeşlik bağı din kardeşliğinin üstünde olmadığı gibi, insanın mensup olduğu ulusun her şeyini sahiplenmesini, benimsemesini de gerektirmez.

Ayetin devamından, Hz. Hud (a.s.)'ın da davete önce insanları tevhid inancına çağırmakla başladığını anlıyoruz. Çünkü tevhid inancı, yani Allah'ın bir olduğu, O'ndan başka ilah olmadığı ve akıl sahibi, buluğa ermiş bütün insanların O'na kulluk etmekle, ibadette O'na hiçbir şeyi ortak koşmamakla yükümlü oldukları ilkesi her şeyin temelini oluşturur. Bu temel sağlam atılmadıktan sonra birtakım iyilikler yapılsa da Allah katında bir geçerliliği olmayacaktır. Nitekim bu şekilde sağlam temel atmadan amel işleyenlerin amellerinin sonunun nasıl olacağı hakkında Yüce Allah şöyle buyurur: "Onların işlediği her ameli ele alıp savrulmuş toz haline getiririz." (Furkan suresi, ayet: 23) Nasıl binaların bir temeli varsa tevhid inancı da dinin ve tüm iyiliklerin temelidir.

Hud (a.s.) insanları tevhid inancına çağırdıktan sonra bunun için bir ücret istemediğini kendilerine hatırlatıyor. Bu, Allah'ın bütün peygamberlerinin ortak özellikleridir. Peygamberler yaptıklarından dolayı insanlardan en ufak bir karşılık istememişlerdir. Herhangi bir dünyalık beklentisi içinde de olmamışlardır. Onlar bu görevi sırf Allah kendilerine emrettiği için yerine getirmiş ve yaptıklarının karşılığını Allah'ın vereceği inancı içinde olmuşlardır. Bu onları, peygamberlik iddiasındaki yalancı ve sahtekarlardan ayıran temel özelliklerinden biridir. Bilindiği üzere insanlık tarihi boyunca hak peygamberlerin yanı sıra, peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar da ortaya çıkmışlardır. (Yalancı peygamber isimlendirmesi yerinde değildir. Çünkü bir insan yalancıysa peygamber olamaz, peygamberse yalancı değildir. Bundan dolayı "peygamberlik iddiasındaki yalancılar" denmesi daha uygun olur.) Altının hakikisi olduğu gibi sahtesi de vardır. Ama, bu işin ustaları hakiki altını sahtesinden nasıl ayıracaklarını bilirler. Bu konuda belli kriterleri vardır. İşte hak peygamberleri sahtekarlardan ayırmada da belli kriterler mevcuttur. Bunlardan biri de hak peygamberlerin hiçbir dünya çıkarı beklentisi içinde olmamaları, insanlardan davetlerine karşılık bir şey talep etmemeleridir.

Hud (a.s.) ile ilgili ayetleri açıklamaya, inşallah bundan sonraki sayıda da devam edeceğiz.

Sireti Muhammedî

Resulullah (s.a.s.)'ın Dünyaya Gelişi

undan önceki sayıda da ifade ettiğimiz üzere Hz. Muhammed (s.a.s.), Mekke'nin soylu bir kabilesine ve soylu bir aileye mensuptu. Mensup olduğu kabile Mekke şehrinin yönetimini elinde bulunduran Kureyş kabilesi, mensup olduğu aile kolu da bu kabilenin en seçkin kolu olan Beni Hişam'dı. Dedesi Abdulmuttalib, Mekke şehrinin yöneticiliğini ve şehir halkının temsilciliğini yapmış biriydi. Bu yüzden Fil olayında, Yemen'den gelerek Kabe'yi yıkmak isteyen Ebrehe ile o konuşmuştu. Çünkü bu olay onun şehrin başkanı olduğu döneme denk gelmişti. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in babası, Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'tı.

Resulullah (s.a.s.)'ın babası Abdullah, daha kendisi dünyaya gelmeden bir yolculuk esnasında Medine'de vefat etti. Rivayetlere göre babasının vefatı Hz. Muhammed (a.s.)'in doğumundan birkaç hafta önce yani annesinin hamileliğinin son dönemlerinde gerçekleşti.

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in annesi Amine bintu Vehb'dir ve o da Kureyş kabilesinin Zuhre oğulları kolundandı.

Hz. Muhammed, bazı kayıtlara göre M. S. 569, bazı kayıtlara göre ise 570 veya 571 yılında dünyaya geldi. Bu ihtilafın sebebi o dönemde Mekke halkı arasında belli bir takvim düzenlemesinin olmamasıydı. O zaman yıllar, belli ve önemli olaylara göre belirleniyordu. Hz. Muhammed (a.s.)'in doğumuna yakın dönemde meydana gelen en önemli olay da Fil olayıydı. Fil olayı ise Yemen kralı Ebrehe'nin Kabe'yi yıkmak için bu şehre hücum etmesi olayıydı. Yüce Allah o zaman Ebrehe'nin ve askerlerinin üzerine Ebabil denilen kuşlar gönderdi. O kuşlar askerlerin üzerine küçük küçük taşlar attılar ve hepsi oldukları yerde düşüp öldüler. Bu olaya Kur'an-ı Kerim'in Fil suresinde işaret edilmektedir. O surenin tefsirini okursanız olay hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olursunuz. Rivayetlere göre Resulullah (s.a.s.) da aynı yıl, kameri takvime göre Rebiulevvel ayının 12. gecesi dünyaya geldi.

Muhammed (a.s.) doğduğu zaman babası olmadığı, yani yetim olarak dünyaya geldiği için kendisiyle dedesi Abdulmuttalib ilgilenmeye başladı. Dedesi onu çok seviyor ve kendisine son derece büyük önem veriyordu.

O dönemde Mekke çok sıcak olduğundan bebekler ve küçük çocuklar kırsal bölgelere gönderilip süt annelere verilirdi. Hz. Muhammed (s.a.s.) de Halime adında bir süt anneye verildi.

Hz. Muhammed, doğuştan bazı üstün özelliklere sahipti. Onun üstün özellikleri muhtelif kaynaklarda dile getirilmiştir.

  • O, doğarken annesi hiç doğum sancısı çekmedi.
  • Doğuştan sünnetliydi.
  • Sırtında iki omuzu arasına denk gelen bir yerde risalet mührü olarak kabul edilen bir mühür vardı.
  • Süt annesine verildiği sırada göğsü yarılarak kalbinin yıkandığı, süt annesinin çocukları tarafından görülmüştü.
  • Onun süt anneye verilmesinden sonra Halime'nin ailesinin hayvanlarına ve ürünlerine büyük bir bereket geldi.
  • Fakat onun asıl üstün özellikleri büyümesiyle birlikte ortaya çıktı. İnşallah onun büyüme çağından ve bu çağda görülen üstünlüklerinden bundan sonraki sayılarda söz edeceğiz.

    Eğlenelim Öğrenelim

    Aç Gözlü Kedi

    ski zamanların birinde bir adamın çok güzel bir kedisi varmış. Kedinin güzelliğinden dolayı adam onu çok sever, elinden geldiğince güzel yiyeceklerle beslermiş. Etini, sütünü eksik etmemeye çalışırmış. Fakat şımarık kedi, bir eli yağda bir eli balda misali güzel yiyecekleri buldukça daha da şımarmış. Bu kadar iyi beslenmesine rağmen yine de yediklerini beğenmiyor, sahibine kaprisler yapıp bıktırıyormuş.

    Bahçeye dolaşmaya çıktığında komşunun sevimli güvercinlerinin yakından uçtuklarını gördükçe, onlara ağzının suyu akıyormuş. Fakat güvercinlerin sahibi, kuşlarına saldıran ve onlara zarar veren kedilerden kurtulmak için artık kendisi nöbet tutmaya başlamış.

    Şımarık kedi de bu güvercinlere saldırmak için günlerce uygun bir fırsat kollamış. Nihayet kendince uygun gördüğü bir vakitte güvercinlerin üzerine saldırmış. Ancak şımarık kedi güvercinlere saldırır saldırmaz, güvercinlerin bir köşede saklanmış olan sahibi elindeki sopayla kediye öyle bir vurmuş ki, kedi olduğu yerde mıhlanıp kalmış, miyav demeye bile vakit bulamadan oracıkta can vermiş. Güvercinlerin sahibi ise diğer kedilere ibret olması için, bu şımarık kedinin derisini yüzerek içine saman doldurmuş ve güvercinliğin önüne asmış.

    Olayı haber alan kedinin sahibi ise, kedisini kaybettiğine çok üzülmüş ve onu güvercinliğin kapısında asılı görünce:

    -Ey kötü huylu kedi! Sahip olduğun bunca nimeti az görerek yetinmediğin için; işte böyle derini yüzer, içine saman doldurup asarlar, demekten kendini alamamış.

    Güzel Sözler

  • "Günahın ağırlığı en çok ruhu ezer." (Ahmet İhsan Genç)
  • "Kitaplar insan hayatının tehlikeli denizlerinde yol gösteren pusula, teleskop ve haritalardır." (Lee Bennett)
  • "Bir kitap dünyadan daha geniştir, çünkü maddeye düşünceyi katar." (Victor Hugo)
  • "Gönlüne arzu, ideal tohumu ekmeyen; taş, toprak gibi ayak altında ezilir." (Muhammed İkbal)
  • "Ruhunu geniş tutmasını erken öğrenebilmiş kişi, sonraları dünyayı içine sığdırabilir." (Stefan Zving)
  • "Allah ile olunca, ölüm de ömür de hoştur." (Mevlana)
  • "Üç gazete beni yüz sancaktan daha fazla korkutur." (Napolyon)
  • Fıkralar

    Rüşvetçi Müdür

    Hayatı yolsuzluklarla geçmiş, rüşvetçi müdür, ölüm döşeğinde umutsuzca yatıyorken yardımcısı ziyaretine gelmiş. Müdür hastalığından dert yanarak:

    -Cehennem azabı çekiyorum, cehennem, demiş.

    Yardımcısı saf saf:

    -Neee daha şimdiden mi?

    O Kadar Ekmeği Kim Yiyecek

    Temel bakkala gitmiş 39 ekmek istemiş. Bakkal:

    -Temel bir ekmek daha al da düz hesap olsun, deyince Temel şöyle cevap vermiş:

    -O kadar ekmeği kim yiyecek?

    Bir Çikolata Daha

    Küçük Ali yüzü gözü toz toprak, çizik içinde eve geldiğinde annesi heyecanla sordu:

    -Ne yaramazlık yaptın da bu hale geldin?

    -Anneciğim ben bir şey yapmadım, Taner yüzümü tırmaladı.

    -Tabiii, kim bilir sen de ona ne yaptın? Hemen şimdi gidip onunla barışacaksın, tamam mı? Al bu çikolatayı da ona ver ve seninle barışmasını iste.

    Aslında Ali zaten uslu, uysal bir çocuktu. Çikolatayı alıp dışarı çıktı. Ancak biraz sonra bu kez yüzü şiş bir şekilde eve döndü. Annesi:

    -Gene ne oldu? Bu yüzündeki şiş de ne? diye çıkışmaya kalkınca Ali hıçkırıklar arasında şu cevabı verdi:

    -Anneciğim Taner suratıma bir yumruk attı ve "git annen bir çikolata daha versin" dedi.

    Masraf Kapısı

    İki deli, yolda buldukları eski bir direksiyona çok sevindiler. Kendilerine göre 160 km hızla bir süre yol aldıktan sonra bir benzincinin önünde durdular. Direksiyonu kullanan pompacıya yaklaşıp seslendi:

    -Yüzbin liralık, süper olsun!

    Benzinci ikisini de şöyle bir süzdüktün sonra bağırdı:

    -Gidin işinize be! Sizin civatalarınız gevşek!

    İkinci deli, direksiyonun başındaki arkadaşına dönüp şöyle dedi:

    -Gördün mü, araba şimdiden masraf kapısı açtı bile.

    Avcı Temel

    Temel Trabzon'un en iyi avcısıymış. Bir gün arkadaşları "ava gidelim" demişler. Temel de kabul etmiş ve dört arkadaş çıkmışlar yola. Giderken küçük bir delik görmüşler. Temel:

    -Durun buradan şimdi bir tavşan çıkacak, demiş. Gerçekten de bir tavşan çıkmış ve hemen vurmuşlar.

    Biraz daha gitmişler bu kez biraz daha büyük bir delik görmüşler, yine Temel:

    -Durun buradan ayı çıkacak, demiş. Biraz sonra delikten bir ayı çıkmış ve onu da vurmuşlar. Yollarına devam ederken bu kez karşılarına daha da büyük bir delik çıkmış. Bu kez Temel:

    -Buradan ne çıkacak bilmiyorum arkadaşlar, demiş. Bunun üzerine ne olduğunu anlamak için dört arkadaş deliğe dalmışlar. Ertesi gün gazetelerde bir haberde şöyle diyormuş: "Tren tüneli çıkışında facia! Dört avcı tren altında feci şekilde can verdi."