Gönül Sohbeti

Zulmedenlerle Hakka Riayet Edenler Hiç Bir Olur mu?

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Ölümün yok oluş olması herkesin bu dünyada gördükleriyle kalması demektir. Oysa bu dünyada bazen bir kimse oldukça büyük zulümler işlemesine hem insanlara hem de diğer canlılara haksızlık etmesine rağmen, güç ve imkan sahibi olması sebebiyle çok rahat ve zevkler içinde yaşayabiliyor. Sahip olduğu imkanlardan yararlanarak dünyanın tadını çıkarıyor. Yaptıklarından dolayı da bir ceza çekmiyor. Buna karşılık bazıları oldukça zor şartlarda yaşamalarına rağmen haksızlık etmiyor, kimsenin hakkına tecavüz etmiyor, aksine adaletin hakim kılınması, zulmün ortadan kalkması için büyük zorluklara katlanıyor. Ölümün yok oluş olması bu ikisinin bir tutulması hatta zulmedenin, adaleti hakim kılmak için fedakarlık gösterene nispetle haksızlığa uğratılması demektir. Oysa eğer dünyanın bir yaratıcısı olduğuna inanıyorsak, aklımız bu ikisinin bir tutulmaması gerektiğini söyler bize. Bir önceki sayımızda bunun akli boyutuna temas ettikten sonra bu hususun Kur'an-ı Kerim'de de vurgulandığına dikkat çekmiştik. Bu sayımızda Kur'an-ı Kerim'den konuyla ilgili bazı ayetleri aktarmak ve bu ayetler etrafında birtakım açıklamalarda bulunmak istiyoruz.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Yoksa kötülükleri işleyenler kendilerini, hayatları da ölümleri de bir olacak şekilde, iman edip salih ameller işleyenlerle bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kadar kötü hüküm veriyorlar!" (Casiye suresi, ayet: 21) Bu ayet insanlara şu mesajı vermektedir: Eğer hayat sadece dünya hayatı ölüm de bir yok oluş olsaydı, o zaman kötülükleri işleyenlerle iman edip salih ameller işleyenler yani iyilikler yapanlar arasında bir fark olmazdı. İman edip salih ameller işleyenler imanlarından ve salih amellerinden dolayı bir mükafat elde edemeyecek, kötülükleri işleyenlerin de yaptıkları yanlarına kalacaktı. Hatta belki kötülükleri işleyenler dünyada kendilerini sınırlamadıklarından dünya nimetlerinden, bu hayatın cazibelerinden biraz daha fazla faydalanmış olurlardı. Yaptığı onca kötülük, çirkin iş de yanlarına kalırdı. Yüce Allah böyle düşünenlerin çok kötü bir hüküm verdiklerini hatırlatıyor. Çünkü Allah'ın adaleti böyle bir şeye razı olmaz.

Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurulur: "Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk edenler gibi mi tutacağız? Yoksa takva sahiplerini yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?" (Sad suresi, ayet: 28) Burada ölümün bir yok oluş olacağını zannedenlerin yanıldıklarına işaret edilmektedir. Çünkü ölümün yok oluş olması durumunda salih ameller işleyenlerle bozgunculuk yapanların, takva sahipleriyle yoldan çıkanların aynı sona ulaşmaları, aralarında herhangi bir fark olmaması gerekir. Yüce Allah böyle olmayacağını, böyle olacağını zannedenlerin yanıldıklarını bildiriyor.

Yine Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "İnsana bir darlık dokunduğunda gönülden boyun eğerek Rabbine dua eder. Sonra ona kendi katından bir nimet verdiğinde daha önce O'na dua ettiğini unutur ve O'nun yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşar. De ki: "Sen küfrünle azıcık oyalan. Muhakkak sen cehennem halkındansın." Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek ve ayakta durarak ibadet eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini uman gibi midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar." (Zümer suresi, ayet: 8-9) Bu iki ayeti kerime de iyilik edenlerle kötülük edenlerin bir tutulmasının asla söz konusu olamayacağını özellikle vurgulamaktadır. Bu da ölümün bir yok oluş olmadığını, ölümden sonra mutlaka bir ceza ve mükafat aleminin görüleceğini ortaya koymaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de bu husus üzerinde duran daha birçok ayeti kerime bulunmaktadır. Ancak biz hepsini tek tek sıralamayacağız. Gelecek sayıda yeniden dirilişin aklen mümkün olmayacağını zannedenlerin neden yanıldıklarını anlatmaya çalışacağız inşallah.

Dinimizi Öğrenelim

Yazıcı Melekler

üce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Oysa sizin üzerinizde koruyucular vardır. Şerefli yazıcılar. Yaptıklarınızı bilirler." (İnfitar suresi, ayet: 10-12) Bu ayeti kerimeler insanlarla birlikte onların yaptıklarını bilen ve aynı zamanda kayda geçen şerefli yazıcılar bulunduğunu bildirmektedir. Burada "şerefli yazıcılar" anlamında "kiramen katibin" ifadesi kullanılır. Bu yüzden de yazıcı melekler akaid (inanç) ilminde genellikle bu adla anılır ve bilinir.

İnsanlarla birlikte onların yaptıklarını yazan melekler bulunduğunu bildiren daha başka ayeti kerimeler de bulunmaktadır. Yüce Allah bu hususta Kaf suresinde şöyle buyurur: "Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. Hatırla ki, (onun) sağında ve solunda oturan iki kaydedici (melek) kaydeder. O hiçbir söz söylemez ki yanında bir gözetleyici hazır bulunmasın." (Kaf suresi, ayet: 16-18) Bu ayeti kerimeler insanın amellerini yazan melekler bulunduğunu ve insanın yaptığı hiç bir amelin, söylediği hiçbir sözün bu meleklerin dikkatinden kaçmadığını daha net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde şöyle buyurulur: "Yoksa onlar gizliliklerini ve gizli konuşmalarını bizim duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır (duyuyoruz) ve yanlarındaki elçilerimiz de yazıyorlar." (Zuhruf suresi, ayet: 80) Bu ayeti kerime ise insanın konuştuğu her şeyin hem Allah tarafından duyulduğunu hem de Allah'ın insanın amellerini ve sözlerini kayda geçirmekle görevlendirilmiş elçileri tarafından yazıldığını vurgulamaktadır.

Şüphesiz Allah insanın her yaptığını görmekte, her söylediğini duymaktadır. Onun kalbinden geçenleri bile bilir. Ama yine de onun amellerini ve sözlerini kayda geçirmeleri üzere yazıcı melekler görevlendirmiştir. Çünkü bu melekler ve onların yazdığı kitap kıyamet gününde kişinin eline verilecek bir sicil olacaktır. Bu, Allahu Teala'nın ilahi bir sünnetidir. Allah her insanı istediği gibi koruma gücüne sahiptir. Ama yine de ilahi sünneti gereği onun için hafaza (koruyucu) melekler görevlendirmiştir. Bunun gibi onun her işini ve sözünü yazan yazıcı melekler de görevlendirmiştir. Bu meleklerin yazdıkları hesap gününde bir kitap şeklinde kendisine verilir. Bu konuda da Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Bu, size karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Şüphesiz biz sizin yapmakta olduklarınızı yazıyorduk." (Casiye suresi, ayet: 29) Bu ayeti kerimeden, yazıcı meleklerin yazdıklarının ahirette kişilerin ellerine kendi sicil kitapları olarak verileceğini anlıyoruz. Ama bunun nasıl olacağını anlamak ancak orada bizzat görmekle mümkün olacaktır. Belki bir video kaydı gibi görüntülü bir şeydir, belki başka türlüdür. Ama bilinmesi gereken bir özelliği şudur ki insan hayatının bir saniyesini bile ihmal etmemiş, her şeyini içine almış bir şekilde insanın eline verilir. Yüce Allah bu kitapla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'in bir yerinde de şöyle buyurur: "Kıyamet günü onun için, açılmış halde kendine ulaşacak bir kitap çıkarırız. "Oku kitabını! Bugün kendi nefsin hesap görücü olarak sana yeter." (İsra suresi, ayet: 13-14) Yani verilecek kitap insan nefsinin dünyadaki geçmişini en ince noktasına kadar karşısına getirecek, dolayısıyla her insan bizzat kendi hayatının karşısına konduğunu görecek. Artık itiraz edebileceği bir şey olmayacak.

Ahirette insanın eline verilecek kitapla ilgili daha başka ayeti kerimeler de bulunmaktadır. Bunların bazılarında iyilerin kitaplarının sağdan kötülerin kitaplarının soldan verileceği bildirilir. Bu konuda İsra suresinin 71. ayetini, Hakka suresinin 19. ayetinin başından 32. ayetinin sonuna kadar ve İnşikak suresinin 7. ayetinin başından 15. ayetinin sonuna kadar olun kısmını okumanızı tavsiye ederiz.

Bundan sonraki sayımızda inşallah cehennem zebanileri olarak bilinen melekler, onların başlarında bulunan Malik adlı melek ve Kur'an-ı Kerim'de kendilerinden söz edilen diğer bazı melekler hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Hud Peygamber (a.s.)

ud (a.s.), Ad kavmine gönderilen bir peygamberdi. Tarih sıralamasına göre Kur'an-ı Kerim'de adları geçen peygamberler içinde Nuh (a.s.)'tan sonraki peygamber Hud (a.s.)'dur.

Tarihi kaynaklardan anladığımıza göre Ad kavmi Nuh tufanından sonra Yemen ülkesinde Ahkaf denilen bir beldede yayılmıştı. O beldede kendilerine göre bir uygarlık geliştirdiler. Beldede güzel binalar inşa ettiler. Fakat inanç konusunda sapıklığa düştü, Allah'ın yolundan uzaklaşarak putlara taptılar. Yüce Allah da kendilerini hakka davet etmesi için Hud'u peygamber olarak gönderdi. Hud, onların içinden biriydi. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim'de Hud-Ad ilişkisinden söz edilirken "kardeşleri Hud" ifadesi kullanılmaktadır. Burada kastedilen aynı kavme mensubiyetten kaynaklanan yani ulusal kardeşliktir.

Bu sayıda önce sizlere Hud (a.s.) hakkında Kur'an-ı Kerim'de geçen bilgileri aktarmak istiyoruz. Sonra Allah'ın izniyle bu bilgiler etrafında açıklamalar yapmaya ve onun hayatından çıkarılacak ibretler konusunda sizleri bilgilendirmeye çalışacağız.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Ad kavmine de kardeşleri Hud'u (gönderdik). Şöyle dedi: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz ancak yalan uyduranlarsınız. Ey kavmim! Bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnızca beni yaratana aittir. Akıl etmiyor musunuz? Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin sonra O'na tevbe edin ki, üzerinize gökten bolca yağmur göndersin ve sizin gücünüze güç katsın. Suçlular olarak yüz çevirmeyin." Dediler ki: "Ey Hud! Sen bize bir belge getirmedin. Biz senin sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz. Biz sana inanacak da değiliz. Seni ilahlarımızdan bazıları fena çarpmış, demekten başka bir şey söylemiyoruz. Dedi ki: "Ben Allah'ı şahit tutuyorum ve siz de şahid olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım. O'ndan başka (taptıklarınızdan uzağım). Haydi hep birlikte bana karşı tuzak kurun; sonra bana hiç mühlet vermeyin. Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvendim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah onun perçeminden tutmuş olmasın. Benim Rabbim doğru yol üzeredir. Eğer yüz çevirirseniz, artık benimle gönderileni size ulaştırdım. Rabbim yerinize sizden başka bir topluluk yerleştirir. O'na bir zarar da veremezsiniz. Şüphesiz Rabbim her şeyi koruyandır. Emrimiz gelince Hud'u ve beraberindeki iman edenleri bizden bir rahmetle kurtardık. Onları kaskatı bir azaptan koruduk. İşte bu Ad halkı, Rabblerinin ayetlerini inkâr etti, peygamberlerine karşı geldi ve her inatçı zorbanın emrine uydular. Bu dünyada da kıyamet gününde de lanete uğradılar. İyi bilin ki, Ad halkı Rabblerini inkâr ettiler. Dikkat edin, Hud'un kavmi Ad uzak olsun." (Hud suresi, ayet: 50-60)

Kur'an-ı Kerim'in bir başka yerinde de şöyle buyurulur:

"Ad (kavmi) de peygamberleri yalanladı. Hani kardeşleri Hud onlara demişti ki: "Siz sakınmıyor musunuz? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksekçe yere bir anıt dikip boş şeyle mi oyalanıyorsunuz? Sonsuza kadar yaşayacağınız umuduyla sağlam yapılar mı ediniyorsunuz? Yakaladığınız zaman zorbaca yakalıyorsunuz. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Size bildiğiniz üzere nimetleri ihsan edenden korkun. O size hayvanlar ve oğullar vererek ihsanda bulundu. Yine bahçeler ve pınarlar (vererek). Doğrusu ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum." Dediler ki: "Öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için birdir. Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir. Böylece onu yalanladılar. Biz de onları helak ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemişti. Şüphesiz senin Rabbin güçlü ve rahmet sahibi olandır." (Şuara suresi, ayet: 123-140)

Bu ayeti kerimeler Hud (a.s.)'ın tevhid mücadelesi, kavminin ona itirazı ve bu itirazlarından dolayı kavminin başına gelenler hakkında oldukça özlü ve üzerinde düşünülmesi gereken bilgiler vermektedir. İnşallah bundan sonraki sayıdan itibaren bu bilgileri biraz daha ayrıntılı olarak izah etmeye ve tefsir kaynaklarından da yararlanarak yorumunu yapmaya çalışacağız.

Sireti Muhammedî

Resulullah (a.s.)'ın İsimleri ve Nesebi

eygamberlerin sonuncusu olan ve yüce İslam dinini insanlara tebliğ eden peygamberimizin bilinen adı Muhammed'dir. Muhammed, övülmüş, övgüye layık anlamına gelir. Ancak onun geleceği kendinden önceki peygamberler tarafından müjdelenmiş ve bu müjdelemede bazen Ahmed adıyla anılmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurulur: "Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları! Ben Allah'ın size, benden önce gelmiş olan Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek adı da Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak gönderilmiş bir peygamberiyim" demişti. Ancak o kendilerine apaçık delillerle gelince: "Bu apaçık büyüdür" dediler." (Saff suresi, ayet: 6) Bu ayeti kerimeden anladığımıza göre İsa (a.s.), son peygamberi bu adla anmış ve geleceğini haber vermişti. "Ahmed" kelimesi de Muhammed adına yakın bir anlam taşımaktadır. Bu da çok övülen, en çok övgüye layık gibi anlamlar taşır. Bununla birlikte bazı eski din kaynaklarında da gelecek son peygamberin adının Muhammed olacağı bildiriliyordu. Bu da gösteriyor ki o geçmiş peygamberler tarafından hem Ahmed hem de Muhammed adıyla müjdelenmişti.

Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi adlarıyla ilgili olarak şöyle demiştir: "Benim beş adım var: Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im, ben Allah'ın küfrü mahvetme vesilesi kıldığı mahvediciyim, ben insanları ayaklarının altında toplayacak toplayıcıyım (haşrediciyim) ve ben kendinden sonra peygamber gelmeyecek olan sonuncuyum." (Buhari, Menâkıb, 6/641; Müslim, 15/104; İmam Malik, Muvatta, 2/1004; Ahmed ibnu Hanbel, 4/84. Darimi, 2/317-318)

Ancak o ailesi tarafından Muhammed olarak adlandırılmıştı ve çevresinde hep bu adla tanınmıştır.

Arap kabilelerinde isimle birlikte bir de künye yaygındır. Hatta çoğu zaman insanları adlarından ziyade künyeleriyle anarlar. Peygamberimizin künyesi de Ebu'l-Kasım (Kasım'ın babası) idi. O, oğlu Kâsım'a nisbetle Ebu'l-Kâsım olarak künyelenirdi. Kâsım çocuklarının en büyüğüydü.

Resulullah (s.a.s.)'ın nesebi yani soyu hakkında da şu bilgileri vermek istiyoruz:

Peygamberler, yaratılış ve ahlâk bakımından insanların en mükemmelleri oldukları gibi neseb yönünden de en şereflileridirler. Bu yüzdendir ki, Bizans kralı Heraklius, Ebu Sufyân ibnu Harb'e Resulullah (s.a.s.)'ın nesebini sorarak: "Onun size göre nesebi nasıldır?" demişti. Ebu Sufyân da: "O bizim içimizden bir nesebe sahiptir" cevabını vermişti. Sonra Heraklius şunu söylemişti: "Ben sana onun nesebinden sordum. Sen onun sizin içinizden bir nesebe sahip olduğunu söyledin. Peygamberler de böyle kendi kavimlerinin neseplerinden gönderilirler." (Buhari, Bed'u'l-Vahy , 1/42)

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in nesebinin üstünlüğü hakkında sahih rivayetler nakledilmiştir. Bunlardan biri Müslim'in Vâile ibnu'l-Aska'dan naklettiği şu rivayettir: "Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Şanı yüce olan Allah Kinâne oğullarını İsmâil oğullarının arasından seçti. Kinâne oğullarının arasından da Kureyş'i seçti. Kureyş'in içinden Hâşim oğullarını seçti. Beni de Hâşim oğullarının içinden seçti." (Müslim, Fedâil, 15/36; Tirmizi, Menâkıb, 13/94; Ahmed ibnu Hanbel, 4/107)

Tanınmış alimlerden İbnu Hazm (rh. a.), Resulullah (s.a.s.)'ın nesebi hakkında şu bilgileri vermiştir:

"Resulullah (s.a.s.), Ebu'l-Kâsım Muhammed'dir. Babası Abdullah'tı. Onun babası Abdulmuttalib'di ki asıl adı Şeybetu'l-Hamd'di. Onun babası Hâşim'di ki onun da asıl adı Amr'dı. Onun babası Abdu Menâf'tı -asıl adı Muğire'ydi-. Onun babası Kusay'dı -asıl adı Zeyd'di-. Onun babası Kilâb, onun babası Murre, onun babası Ka'b, onun babası Lu'eyy, onun babası Ğalib, onun babası Fuhr, onun babası Mâlik, onun babası en-Nadr, onun babası Kinâne, onun babası Huzeyme, onun babası Mudrike, onun babası İlyâs, onun babası Mudarr, onun babası Nizâr, onun babası Ma'add, onun babası da Adnan'dı. Nesebi hakkında üzerinde herhangi bir şüphe olmayan doğru bilgiler buraya kadar ulaşmaktadır.

Adnan şüphesiz Allah yolunda kurban edilmesi istenen ve Allah'ın peygamberi olan İsmâil (a.s.)'in soyundandı. O da Allah'ın dostu ve elçisi İbrâhim (a.s.)'in oğluydu." (İbnu Hazm, Cevâmi'u's-Sire, 2)

Gelecek sayıda inşallah Peygamberimizin dünyaya gelişi ve yaratılıştaki özellikleri hakkında bilgiler vereceğiz.

Eğlenelim Öğrenelim

Ayı Adaleti

ki tilki yolda giderken, büyükçe bir peynir topağı görmüşler. Fakat önce ben gördüm diye tartışmaya başlayıp peyniri bir türlü paylaşamamışlar. Tartışma böylece uzayıp gidiyormuş. Sonunda tilkilerden biri şöyle bir teklifte bulunmuş:

-Haydi, dağların hakimi ayıya gidelim ve işi ona hallettirelim. Bu işi ancak o çözümler.

Bu teklif diğer tilkinin de aklına yatınca doğruca ayının yanına gitmişler. Durumu anlatmışlar. Her ikisini de dinleyen ayı:

-Tamam, bu işi ben en adaletli şekilde halledeceğim. Şu yanda duran teraziyi getirip önüme koyun, demiş ve devam etmiş:

-İkinizi de iyice dinledim. İkiniz de haklısınız. Biriniz peyniri önce gördüğü için peynirin yarısı onun hakkı, biriniz de önce kaptığı için diğer yarısı da onun hakkı. Şimdi ben bu peyniri adaletle aranızda paylaştıracağım.

Tilkiler de peyniri aralarında adaletle bölüştürmesi için ayıya vermişler. Ayı uzun tırnaklarını batırarak peyniri ikiye bölmüş, terazinin iki kefesine yerleştirmiş. Ancak bir tarafı ağır geliyormuş. Denkleşsin diye ağır gelen taraftan biraz koparıp ağzına atmış. Bu kez diğer taraf ağır gelmiş. Bu sefer de denkleştirmek için o taraftan bir parça koparıp yine ağzına atmış. Ayı ha bire bu şekilde peynirleri denkleştirmeye çalışıyormuş. Tilkiler bakmışlar peynir bitiyor:

-Aman efendim! Biz aramızda anlaşır, bölüşürüz siz bu işi en iyisi burada bırakın, demeye başlamışlar.

Fakat dağlar hakimi ayı:

-Hayır! Ben üzerime aldığım bir işi yarıda bırakmam, demiş ve eşitlemeye çalışarak terazinin iki kefesindeki peyniri de yiyip bitirmiş.

Fıkralar

Bir Tokatta

İki çocuk aralarında konuşuyorlardı:

-Ağabeyim çok büyük bir ressamdır. Bir fırça darbesiyle gülen bir çocuğu, ağlayan bir çocuk yapar.

Diğer çocuk hemen atıldı:

-O da bir şey mi? Babam bu işi fırça kullanmadan bir tokatta daha canlı bir şekilde yapar!

Tüylerini Yolmazdık

Lokantada garsonun getirdiği tavuğu beğenmeyen müşteri hiddetle garsona söyleniyordu:

-Bir de bunu tavuk diye getiriyorsunuz. Baksana bir deri bir kemik.

Garson:

-Afedersiniz beyefendi, zevkinizi önceden bilebilseydik, tüylerini yolmazdık.

Bir Ben Bilebildim

Ali'nin dersleri hiç iyi gitmiyordu. Öğretmen annesine her zaman şikayet ediyordu. Bir akşam Ali sevinçle eve geldi:

-Anne! Anne! Bugün öğretmen bir soru sordu, benden başka kimse bilemedi.

Annesi sevinç ve ümitle:

-Öğretmenin ne sordu yavrum?

-Ev adresimizi!

Kim Ne Demiş?

  • Bana göre hava hoş. (Meteoroloji)
  • Çekiç atmada üstüme yok. (Marangoz)
  • Bu iş artık ağırıma gitmeye başladı. (Halterci)
  • Amma da silkeledin be içim dışıma çıktı. (Tuzluk)
  • Adam olacak çocuk özel klinikte doğar. (Ebe)
  • Artık kimsenin beni taktığı yok. (Kravat)
  • Sıka sıka canımı çıkardılar. (Limon)
  • Kulağımın dibinde bağırıp duruyorlar. (Mikrofon)
  • Çalıyorum ama hırsız değilim. (Telefon)
  • Hiç suçum yokken sürdüler beni. (Tarla)
  • Hiçbir şikayetim yok sende taş var dediler. (Çakmak)