Gönül Sohbeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Uzun bir aradan sonra "Sevgi Gülü" çalışmamızın 19. sayısını Allah'ın izniyle yayınlıyoruz. Bu gecikmenin sebebi yürütmeye çalıştığımız işlerin tümüne yetişmekte zorluk çekmemiz. Ama Allah'ın yardımıyla bundan sonra, Sevgi Gülü sayılarını çok fazla aksatmamak için çaba sarf edeceğiz.

Bu sayıdan itibaren "Sevgi Gülü" düzenlemesinde bir değişiklik yapıyoruz. Öncelikle bölüm başlıklarında bir değişiklik yaptık. Ancak bunlardan bazıları öncekilerin bir devamı niteliğindedir. Bu doğrultuda: "Gönül Sohbeti" başlıklı bölüm daha önceki Haftanın Sohbeti bölümünün devamı olacaktır. "Dinimizi Öğrenelim" bölümü daha önceki Haftanın Dersi bölümünün devamıdır. Bir Peygamber Kıssası önceki Haftanın Kıssası bölümünün devamıdır. Bu sayıdan itibaren yeni bir bölüm ekliyoruz: Sireti Muhammedi. Bu bölümde peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hayatını anlatmaya çalışacağız. Bilgi Testi ise daha önceki Haftanın Bilgi Testi bölümünün devamı. Haftanın Eğlencesi ve Haftanın Seçmecesi bölümünü Eğlenelim-Öğrenelim başlığı altında birleştirdik ve tek bölüm halinde sunmaya çalışacağız. Bunları hatırlattıktan sonra bu sayının gönül sohbetine başlayalım.

Bundan önceki sayıda beni ahiret inancına götüren önemli bir etkenden söz etmiş ve bu etken üzerinde ortaokul yıllarımda düşündüğümü belirtmiştim. Sonraki yıllarda benzer düşüncelerin birçoklarının zihinlerinde tahakkuk ettiğini gördüm. Örneğin yıllar sonra Macaristan'a ziyaret düzenlediğim bir sırada orada hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçen bir gençle tanıştım. Bu genç henüz 18-19 yaşlarındaydı. Çocukluk yıllarında ve gençliğinin başlangıç dönemlerinde hıristiyanlığa son derece bağlıymış. Ancak daha sonra zihninde hıristiyanlık hakkında bazı tereddütler oluşmuş. Bu tereddütler üzerine kendi kafasından bir din şekillendirmeye karar vermiş. Fakat daha sonra kendi kafasında şekillendireceği bir dinin Allah katında geçerli olup olmadığı konusunda elinde bir garantisinin olmadığını düşünerek, mutlaka Allah katında geçerli olduğuna inanabileceği bir dine bağlanması gerektiğini düşünmüş. Bu düşünce onu yeryüzündeki dinleri araştırmaya yöneltmiş ve sonunda İslam'ın Allah katında vahiyle bildirilen son din olduğunu öğrenmiş ve bu din üzerinde karar kılmış. Onu din konusunda bu kadar duyarlı ve araştırmacı olmaya yönelten en önemli etkenlerden biri, insanların dünyadaki fiillerinin karşılıksız kalmaması gerektiği gerçeği üzerinde düşünmesi olmuş.

Bu konuda ilgimi çeken bir şey de Tito'nun son günlerinde söylediği bildirilen sözler oldu. Tito'yu günümüz çocukları ve gençleri hatırlamaz. Ama bizim gençlik yıllarımızda dünyadaki sosyalist liderlerin en çok adından söz ettirenlerinden biriydi. Yugoslavya'yı yıllarca demir yumruk altında yöneten bu kişinin son zamanlarında sarf ettiği sözler hakkında aktarılanları burada da vermek istiyoruz.

Ömrünün elli yılını komünist düşüncenin peşinde geçirerek sonra Müslüman olan Salih Gökkaya'nın anlattığına göre; kendisi Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı'nın başkanı sıfatıyla Yugoslavya devlet başkanı Mareşal Tito'nun şeref konuğu olarak Belgrad'a gidiyor. Ömrünün sonuna yaklaşmış olan Tito kendilerine hitaben şunları söylüyor:

"Yoldaş! Ben ölüyorum artık...Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün, ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş...İşte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç bir şey anlıyor musunuz?

Yoldaşlarım! Sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum. Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza ve mükafat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana! Yoldaşlarımın kalplerine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım yahut alkışlanacakmışım, neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım:

Ben Allah'a, Peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün şu kainatın bir yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır...Bence ölüm de son olmamalıdır...

Mazlumca gidenlerle zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Haklarını almadan cezalarını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insana yaptığımız eza ve zulümler şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette... Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı...Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi. Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler ne derseniz deyin."

Kur'an-ı Kerim'de de hayır işleyenlerle zulmedenlerin bir tutulamayacağını, bunu düşünenlerin büyük bir yanılgı içinde olduklarını vurgulayan muhtelif ayetler bulunmaktadır. İnşallah bundan sonraki sayıda o ayetlerden bazılarını aktarmaya ve açıklamaya çalışacağız.

Dinimizi Öğrenelim

Hafaza Melekler

afaza melekler, koruyucu melekler anlamına gelir. "Hafaza" kelimesi "koruyucu, saklayıcı" anlamına gelen "hafız" kelimesinin çoğuludur. Yüce Allah, ister iman sahibi olsun ister olmasın bütün insanlar için onları muhtelif tehlikelere karşı koruyan melekler tayin etmiştir. Meleklerin görevleri Allah'a itirazsız bir şekilde itaat etmek olduğundan "hafaza melekler" de korumakla görevli oldukları insanları onların kimliklerine, inançlarına, hayata bakış açılarına bakmadan ve çoğu zaman da onların fark etmedikleri şekilde korurlar. Ama insan etrafında olan bitenlere ince bir basiret gözüyle bakarsa meleklerin koruma işinin farkına varabilir. Öyle ki bazen insan ani bir tehlike ile karşı karşıya gelir ama kendisine bu tehlike bir şekilde gösterilir veya hissi olarak fark ettirilir ve böylece insan o tehlikeden kendisini korur. Bunun gerçekleşmesi ise Allah'ın takdiri ile bağlantılıdır. Eğer bir insanın başına bir tehlikenin gelmesi takdir edilmişse o zaman da ne kadar kendini korumaya çalışırsa çalışsın takdir edilen şeye maruz kalır. Ama bu, insanın her türlü tedbiri elden bırakmasının gerektiği, kendisini tehlikeden koruma işini hafaza meleklerine bırakmasının yeterli olacağı, takdir edilmiş bir kazadan kurtulma imkanının olmaması sebebiyle tedbire başvurmanın bir yararının olmayacağı anlamına gelmez. Çünkü bu dünya bir sebepler alemidir. Bu, Yüce Allah'ın ilahi sünnetidir. Bu konunun ayrıntısına inşallah kaza ve kadere iman konusuna geldiğimizde girmeye çalışacağız. Şimdilik hafaza melekler ve onların görevleri hakkında Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgilere göz atalım.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Onu (insanı) önünden ve arkasından izleyenler vardır ki kendisini Allah'ın emriyle korurlar."(Ra'd suresi, ayet: 11) Bu ayeti kerimeden anladığımıza göre koruyucu melekler onu hem arkadan hem de önden gelebilecek tehlikelere karşı korurlar. İnsan önündeki tehlikeleri göz nimeti sayesinde fark eder ama arkasındaki tehlikeleri fark etme imkanı yoktur. Ama Yüce Allah onun arkasına da kendisini izleyen melekler koymuştur ki bu melekler onu farkında olmadığı tehlikelere karşı muhafaza ederler.

"Kullarının üstünde mutlak güç ve hakimiyete sahip olan O'dur. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun canını alırlar ve onlar görevlerini yerine getirmede asla kusur etmezler." (En'am suresi, ayet: 61) Bu ayeti kerimeden anladığımıza göre Yüce Allah'ın koruyucu melekleri belli bir zamana kadar insanı korurlar. Ama onun için takdir edilen ölüm zamanı gelince artık o meleklerin görevi bitmiş olur. İşte bu vakte de ecel denir. O vakit geldiğinde görev artık can almak için gönderilen elçilerdedir. Onlar da görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getirirler.

Yüce Allah bir başka ayeti kerimesinde de şöyle buyurmaktadır: "Hiç bir can yoktur ki üzerinde bir gözcü olmasın." (Tarık suresi, ayet: 4) Burada can (nefis) ile kastedilen insan, gözcü ile kastedilen de onu koruyan veya amellerini gözetleyen melektir. İşte koruyucu melekler onun organlarının yetersiz kaldığı anda devreye girer ve takdir edilmiş ecel gelinceye kadar onu korurlar.

Allah'ın insanların üzerine hafaza yani koruyucu melekler göndermesi O'nun insan için bir nimetidir. Çünkü insan her tarafından muhtelif tehlikelerle kuşatılmıştır. Her ne kadar Yüce Allah, insana duyu ve savunma organları vermiş ve bu organlar vasıtasıyla onun kendini koruması için kolaylık sağlamışsa da çoğu zaman etrafını kuşatan tehlikeler karşısında bu organlar yeterli olmayabilir.

İnsan için hafaza melekler görevlendirilmiş olmasının aynı zamanda bir hikmeti de bulunmaktadır. Bu hikmet ise insanın imtihan süresini tamamlaması için ona yaşama imkanının verilmesidir. Dünya hayatı bir imtihan hayatıdır. Bu hayatta ona yaratılış amacına uygun yolu bulması ve bu yola girmesi için mühlet yani süre tanınır. Bu mühletin verilmesi hem insanın düşünüp anlamasına fırsat verilmesi açısından bir nimet, hem de inkârda ısrar etmesi durumunda Allah'ın huzuruna çıktığı zaman bütün gerekçelerini tüketmesi açısından hikmet niteliği taşımaktadır.

"Göremiyoruz, bizi koruduklarının farkına bile varmıyoruz" diye koruyucu meleklerin varlığını inkâr etmek asla isabetli olamaz. Aslında başta da belirttiğimiz üzere yaşadıklarımıza biraz ibret gözüyle bakabilirsek üzerimizde bir koruyucu el olduğunu fark edebiliriz.

Bu sayımızda hafaza melekler üzerinde ayrıntılı bilgiler vermeye çalıştık. Bundan sonraki sayımızda inşallah kiramen katibin yani insanın amellerini yazan melekler hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Nuh Kavminin İtirazı

undan önceki beş sayıda Hz. Nuh (a.s.)'ın kıssası üzerinde durmuştuk. Son üç sayıda ise Nuh (a.s.)'ın kavminin ona itirazı hakkında bilgiler vermiş bu itirazlarla ilgili değerlendirmelerimizi yapmaya çalışmıştık. Bilindiği üzere Nuh kavmi dört konuda peygamberlerine itiraz etmişti. (Bu itirazlarını tekrar gözden geçirmek için 16. sayının kıssa bölümüne bakınız.) Bu dört itirazlarından ikisi hakkındaki değerlendirmemizi bundan önceki sayıda yapmıştık. Üçüncü itirazları şuydu:

"İnananların bize bir üstünlüğünü göremiyoruz."

Aslında iman edenlerin onlara bir üstünlüğü vardı. Çünkü iman insana bir değer ve üstünlük kazandırır. Ama onların kastettikleri dünyevi anlamda bir üstünlüktü. Bunu söylerken: "İman etmek eğer bir şey kazandıracaksa iman edenlerin durumlarının değişmesi, bir üstünlük kazanmaları, bizden farklı bir ortama, daha iyi hayat şartlarına kavuşmuş olmaları gerekirdi. Oysa iman etmelerinden dolayı bir şeyleri değişmedi. Yine bizimle aynı hayat şartlarında, aynı ortamda yaşıyorlar. O halde neden biz de onlara bakıp kendimizi bazı yönlerden bağlayıcı, birtakım fiilleri yasaklayıcı bir inancı kabul edip de sorumluluk altına girelim" demek istiyorlardı. Aslında bu düşünce Nuh (a.s.) kavmine has bir düşünce değildir. Bütün inkârcı toplumlarda buna benzer bir düşünceyle karşılaşmanız mümkündür. Böyle düşünmelerinin sebebi ise her şeyi dünya hayatından ibaret görmeleri, yahut dünya hayatındaki üstünlük ve rahatlığı bir gaye edinmeleridir. Bazıları belki ölümden sonra bir hayatın mümkün olabileceğini düşünür ama onu çok fazla ciddiye almazlar. Zira dünya hayatı onlara yakın, ölümden sonraki hayat ise uzak olarak görülmektedir. Ayrıca dünya hayatını kesin bir hayat olarak yaşadıkları halde ölümden sonraki hayatı bir "ihtimal" olarak görmektedirler. Bu yüzden de yaptıklarının karşılıklarını öncelikle yaşadıkları dünya hayatında görmek istiyorlar. Fakat onların görmek istedikleri karşılık insan hayatının bir düzen ve intizama kavuşması, insanın yaratılış gayesini anlayarak ona uygun bir hayat nizamına kavuşması değildir. Onların arzuladıkları, toplumda üstünlük, geniş maddi imkanlara sahip olmak ve arzuladıkları her şeyi engelsiz bir şekilde elde edebilmektir. Bu onlar için bir gayedir. Dolayısıyla iman etmelerinin kendilerine bu gayeye ulaşmalarında işe yaramasını beklerler. İman edenlerin durumlarına baktıklarında kendilerine nispetle dünya refahı, maddi imkanların genişlemesi vs. gibi insan nefsine hoş gelen hususlarda bir değişiklik olmadığını görüyor, bu yüzden de iman etmeyi gereksiz bir şey olarak görüyorlar. Oysa iman edenler böyle düşünmezler. İman her şeyden önce insanın yaratılış gayesini anlaması ve hayatına bu doğrultuda şekil vermesidir. Bir insan hakiki bir şekilde iman ederse bunun hem dünyada hem de ölümden sonra faydasını görür. Ama dünyadaki faydası refah düzeyinin yükselmesi ve maddi imkanlarının artması değildir. Dünyadaki birinci ve öncelikli faydası hayatın düzen ve intizama kavuşmasıdır. Bunun yanı sıra dini emirler gereği yapılan her fiilin kendine göre bir faydası olur. Bunun içinde maddi refah ve rahatlık da yer alabilir. Asıl faydası ise ölümden sonra Allah katında olacaktır. Çünkü asıl hayat o hayattır. Dünya hayatı geçici, ölümden sonraki dirilişle birlikte gelecek hayat ise ebedi yani sonsuzdur.

Nuh kavminin dördüncü itirazları ise, kendilerini imana çağıranların yalan söyledikleri iddialarıydı. Bu iddiaları ise, inkâr konusunda kendilerini haklı çıkarabilmek için dayandıkları iddiaydı. Çünkü kendilerini imana çağıranların doğru söylediklerini kabul etmeleri durumunda onların çağrılarını kabul etmeleri gerekecekti. Dolayısıyla bu iddiaları onların aslında kendilerini haklı çıkarmak ve inkârlarını bir dayanağa dayandırmak amacıyla kullandıkları iddialarıydı. Oysa bu iddialarıyla onlar kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Bu avutmacanın aslında sadece Nuh kavmine mahsus olmadığını bütün inkârcılar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Nuh kavminin itirazlarını incelediğimiz zaman aslında küfrün ve inkârın temel felsefesini ortaya çıkarabiliriz. Fakat bu felsefenin esas itibariyle doğrulara ulaşma çabası değil dünya hayatının nefse hoş gelen taraflarını sınırsızca ve hiçbir engele takılmadan yaşayabilmek için kendini haklı çıkarma çabası olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de ciddi tutarsızlıklarla karşılaşıyoruz. İnşallah bundan sonraki sayılarda da diğer peygamberlerin kıssaları üzerinde dururken onların karşılarına geçen küfür ve inkâr ehlinin de benzer tutarsızlıklar içine düştüklerini göreceğiz.

Bu sayıyla birlikte Nuh (a.s.) kıssasını tamamlamış olduk. İnşallah bundan sonraki sayıda Hud (a.s.) kıssasını aktarmaya başlayacağız.

Sireti Muhammedî

Sireti Muhammedi

u sayıdan itibaren Sireti Muhammedi başlığıyla yeni bir bölüm açıyoruz. Siret, bir kimsenin hayatı, yaşayış biçimi ve hayat çizgisi gibi anlamlara gelir. Sireti Muhammedi denirken de Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hayatı, kişisel özellikleri ve yaşayış biçimi kastedilir. Biz de Allah'ın izniyle bu sayıdan başlayarak peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hayatı, yaşayış biçimi ve kişisel özellikleri hakkında sizleri bilgilendirmeye çalışacağız.

Fakat Sireti Muhammedi konusunda öncelikle bazı noktalara dikkat çekmek istiyoruz. Resulullah (s.a.s.)'ın hayatı hakkında muhtelif rivayetler aktarılmıştır. Ancak bu rivayetlerin tümü sahih değildir. Bazıları kendi düşünce ve anlayışlarına Peygamber (s.a.s.)'in hayatından da deliller bulabilmek için sahih olmayan rivayetler uydurmuşlardır. Bazıları da Resulullah (s.a.s.)'ın bir insan olduğu gerçeğini unutarak onu bir hayal dünyasına taşımışlardır. Bunu yaparken de kendilerine birtakım malzemeler oluşturmaya çalışmışlardır. Bu yüzden de sahih olmayan rivayetler uydurmuşlardır. Oysa Peygamberimiz (s.a.s.)'in hayatından, onun üstünlüğünü ortaya koymamıza yetecek çok sayıda delil bulabiliriz. Sahih olmayan rivayetlerden istifade etmeye hiç ihtiyaç yoktur. Ayrıca Peygamber (s.a.s.) diğer insanlar gibi bir insandı. Onun üstünlüğü peygamberlik vasfından geliyordu. Ancak bu vasfı onun "insan" kimliğini değiştirecek bir özellik değildi. Dolayısıyla onu hayal dünyasına taşımanın bir anlamı yok.

Biz geçmiş peygamberlerin kıssalarını aktarırken gösterdiğimiz duyarlılığı Allah'ın izniyle Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in sireti hakkında bilgi verirken de elimizden geldiğince göstereceğiz. Bu vesileyle onun hayatı hakkında bilgi verirken sahih rivayetlere ulaşmaya çalışacak ve onu hayal alemine taşıyan zayıf rivayetlere pek fazla itibar etmeyeceğiz. Eğer herhangi bir hadiseye açıklık getiren zayıf bir rivayetten yararlanmak zorunda kalırsak da sıhhat derecesi hakkındaki bilgileri de vereceğiz inşallah.

Bu sayıda bu bilgileri vermekle yetinmek istiyoruz. Bundan sonraki sayıda inşallah, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in adının anlamından başlayarak onun hayatı hakkında özet ve özlü bilgiler vermeye çalışacağız. Yüce Allah'tan bizleri bu konuda doğrulara, doğru tespitlere ve başarıya ulaştırmasını diliyoruz.

Eğlenelim Öğrenelim

Fıkralar

Kurnaz Teke

ir gün keçi ailesi biraz gezintiye çıkmaya karar verdiler. Ancak yavru keçi çok sabırsızlandığı için anne ve babasını beklemeden hemen yola koyuldu. Anne keçi de yavrusunun çıktığını görünce onu gözden kaçırmamak için hemen yola koyuldu. Baba keçi ise biraz işi olduğu için en son yola çıkan oldu.

Yavru keçi ormana vardığında, ansızın karşısında azgın bir kurt gördü. Kurt korkunç sesiyle sordu:

-Sen ne dolaşıyorsun bakayım benim ormanımda? Yavru keçi korkarak yavaş bir sesle:

-Biraz dolaşmaya çıkmıştım, annem de hemen arkamdan geliyor, dedi. Kurt biraz düşünüp aklından:

-Biraz bekleyeyim de annesi de gelsin. Önce onu yakalar yerim, bu bir lokmacık yavruyu nasıl olsa sonra kolayca yakalarım, diye geçirip yavru keçiyi oralarda oynayıp zıplaması için rahat bıraktı.

Kurt daha arkasını dönmeden anne keçi çıkageldi. Kurt hemen ona yaklaşarak:

-Ne geziyorsun benim ormanımda? dedi. Anne keçi korkudan titreyerek:

-Ben buradan hemen geçip gideceğim, arkamdan teke de geliyor, diye cevap verdi.

Kurt tekenin de arkadan geldiğini duyunca, önce tekeyi yemeyi aklına koydu ve:

-Yavru keçi ile annesini nasıl olsa yakalarım ama koca teke kaçırılmaz bir av olur benim için, diye düşündü ve anne keçiye de dokunmadı.

Nihayet uzaktan teke göründü. Kurt hemen onun karşısına da dikilip sordu:

-Ne arıyorsun benim ormanımda?

Koca teke kurdu karşısında görünce korktu ama korkmakla kurttan kurtulamayacağını bildiği için, bozuntuya vermeden büyük bir cesaretle boynuzlarını öne doğru eğerek:

-Ben avcının tekesiyim. Bak şu kafamdakiler de avcının tabancaları. Çekil yolumdan yoksa ateş ederim. Az sonra avcı da gelir, çiftesiyle seni delik deşik eder. Benden söylemesi, dedi.

Yavru keçi ile anne keçinin söylediklerinin doğru çıktığını gören kurt, tekenin söylediklerinin de doğru çıkacağını düşünerek avcıya yakalanmaktan korkarak hızla hemen oradan kaçıp gitti.

Teke de anne keçiyle, yavru keçiyi yanına çağırarak hoplaya zıplaya biraz dolaştıktan sonra rahatça evlerine döndüler.

Tembeller

Aynı sınıfta okuyan iki arkadaş aralarında konuşuyorlardı:

-Bu Pazar maça mı gidelim, denize mi gidelim yoksa derse mi çalışalım?

-Bence en iyisi yazı tura atalım. Yazı gelirse denize, tura gelirse maça gideriz. Para dikine durursa da derse çalışırız, tamam mı?

Sınıf Birincisi

Adam çocuğunu karşısına alıp öğütlerde bulundu ve sonra:

-Ben seni sınıfının birincisi olarak görmek istiyorum, oldu mu? dedi. Çocuk kendinden emin bir tavırla cevap verdi:

-Bundan emin olabilirsin babacığım, okulda zil çalar çalmaz her zaman sınıftan ilk çıkan ben oluyorum.

Bu Kadar mı?

Küçük kıza teyzesi iki yüz elli bin lira vermişti. Kız bir şey demeden parayı alıp cebine koydu. Annesi kızının bu tavrı karşısında müdahale etme gereği duydu:

-Kızım teyzene ne demen lazım?

Küçük kız cevap vermeyince annesi yardım etmek istedi:

-Hani baban bana para verdiğinde ben ne diyorum?

Kız önemli bir şeyi hatırlamış gibi hemen atıldı:

-Hepsi bu kadar mı?

Ateşin Var mı?

Doktor hastanede viziteye çıkmış hastaları kontrol ediyordu:

-Nasılsın, sancın var mı?

-Nasılsın, kaşıntın kesildi mi?

-Nasılsın, çarpıntın azaldı mı?

O gün hastaneye yeni gelen hastanın dosyasına bakıp ona da sordu:

-Nasılsın, ateşin var mı?

Hasta zorlukla yerinden doğrularak cebinden çakmağını çıkarıp yaktı:

-Buyurun doktor bey, dedi.

Okul Duvarı

*Kafadan attım tutmadı

Kopya çektim yutmadı

Yine aldım zayıfı

Ben bıktım o bıkmadı.

*Öğrencilikten ne zaman emekli olunuyor?

*Sözlünün soruları sözlü de, notları neden yazılı.

*Sıra arkadaşı yazılıda belli olur.

*Gözyaşlarımla suladığım halde, notlarım büyümüyor.

*Bende yeterince var hocam, ben bu zayıfı almayayım.

*En büyük yalnızlık sözlüye kalkmak.

*Sakla kopyayı gelir zamanı.

*Bana bir harf öğretenin sabrına şaşarım.