Gönül Sohbeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Ortaokul talebeliğim yıllarında din ve inanç seçimi konusunda esas aldığım üç kriterin ikisini bundan önceki sohbetlerimizde anlatmaya çalışmıştım. Bu sayıdan itibaren de üçüncü kriter üzerinde duracağım. O da ahiret inancıdır.

Ahiret inancı benim için iki yönden önem arz ediyordu. Birinci yönü şuydu: Bu dünyada adalet tam olarak tahakkuk etmiyor. İnsanlar çeşitli haksızlığa uğratılıyorlar. Bazıları hiç hakları olmadan, sırf başkalarına zulüm ve haksızlık ederek dünyanın keyfini çıkarıyorlar. Oysa onların haksızlık ettiği kişiler kendi haklarından mahrum edildikleri gibi dünyada da acı ve ızdırap içinde yaşıyorlar. Hal böyleyken devletlerin hukuk sistemleri genellikle iyi işlemediğinden haksızlığa uğratılanlar haklarını alamıyorlar. Çoğu zaman da haksızlığın sebebi doğrudan devletin uyguladığı sistem, yönetim ve yöneticiler oluyor. Öte yandan çok sayıda iyilik sahibi insan hak ettiği karşılığı dünya hayatında tam anlamıyla göremiyor. Pek çok iyilik yaptığı halde yine de zorluklarla sıkıntılarla boğuşarak hayatını noktalayan pek çok insan oluyor. İşte dünya hayatının bu gerçeği beni şu düşünceye yöneltti: Bütün bu kainatın kesin bir yaratıcısı vardır. Çünkü kainattaki bu düzen, intizam, mükemmellik mutlaka bir yaratıcısının olduğunu söylüyor. O yaratıcı bu varlıklar alemini böylesine mükemmel bir şekilde yarattığına göre, sorumluluk ve yükümlülük altında olması gereken insanı yaptıklarından dolayı hesaba çekecek, haksızlık edenlerin cezalarını, yaptıkları iyiliklerin karşılıklarını göremeyenlerin de layık oldukları karşılıkları verecektir. Her şey dünyada olduğu gibi kalamaz. Düşünün ki bir adam "kral" veya "devlet başkanı" sıfatıyla yahut bir başka sıfatla binlerce insanı öldürecek, milyonlarcasının mallarına haksız bir şekilde ortak olacak, milyonlarcasını korku ve endişe içinde yaşamaya zorlayacak, sürekli balyozunu onların tepesinde tutacak ve dünyada huzur bulmalarına fırsat vermeyecek. Kendisi ise dünya nimetlerinden sonuna kadar yararlanacak. İstediği kişiyi köle gibi kullanacak. Kısacası dünyanın imkanlarını kendi yararına bol keseden kullanırken başkalarını süründürecek. Bütün bu uygulamaların cezasız kalmasını benim aklım almıyordu. Ölümden sonra bir hayat olmadığını iddia edenlere göre bütün bunların karşılıksız olması gerekiyordu. Ama ben bunu kabul edemiyordum.

Benim böyle düşünmem, kendini tatmin düşüncesi değildi kesinlikle. Bu düşüncem doğrudan Allah inancı ile irtibatlıydı. Ben önce Allah'a inanmıştım ve yukarıda da belirttiğim üzere kainattaki düzen beni Allah inancına zorlamıştı. İşte Allah inancı da ahiret inancına zorladı ve bu konudaki etkenlerden biri yukarı zikrettiğim gerçekti. Bu açıdan dedim ki, ahiret inancını içermeyen bir inanç sisteminin benim için bir geçerliliği olamaz. Bu inanç sistemi ister bir din olsun, isterse insanların geliştirdiği bir ideoloji olsun. Zaten daha önce izah ettiğim vahiy kriterinden yola çıkarak insanların kendi kafalarına göre geliştirdikleri inanç sistemlerini bir din olarak benimsemenin anlamsız olduğunu düşünmüş ve bunları tümüyle reddetmiştim.

Ben bunu, dediğim gibi ortaokul yıllarında düşünmüştüm. Ama daha sonra tanıştığım veya fikirlerini tanıdığım bazı kişilerin de aynı düşünceyle ahiret inancını benimsediklerine şahit oldum. Onlardan inşallah bir sonraki sayıda söz edeceğim. Daha sonra da ahiret inancını benim için önemli kılan ikinci husustan söz edeceğim.

Dinimizi Öğrenelim

Ölüm Meleği Hakkındaki Hatalar

undan önceki sayıda insanların ölüm meleği hakkındaki hatalarından söz ederken onu bir beşer gibi tasavvur etmelerinin yanlışlığı üzerinde durmuştuk. Bu sayımızda da bir meleğin şanına yakışmayacak hatalı tasavvurlara ve benzetmelere işaret edeceğiz.

Toplumda özellikle de çağın medya organlarında ölüm meleği korkunç bir yaratığa benzetilir. Birinin ölümünden söz edilirken: "Azrail'in pençesinden kurtulamadı", "Azrail onu yolda yakaladı" gibi haber başlıkları kullanılır. Bazen de ölümle burun buruna gelmiş birinin içine düştüğü durumun izahı için: "Azrail'in pençesinden zor kurtuldu" ifadesi kullanılmaktadır. Bir melek hakkında bu tür ifadeler kullanılması doğru değildir. Melekler, daha önce de belirttiğimiz üzere Yüce Allah tarafından masum yani günahlardan uzak duran yaratıklar olarak yaratıldıkları gibi aynı zamanda sevimli bir şekilde yaratılmışlardır. Ama her biri belli bir görev için yaratılmıştır ve kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getirirler. Bir meleğin görevinin can almak olması onu sevimsiz ve korkunç bir yaratık haline getirmez. Ayrıca ölüm meleği bir kimsenin canını almak için onun peşinden koşuşturmaz ki: "Azrail onu yolda yakaladı" gibi bir ifadeyi haklı kılacak durum söz konusu olsun. O kendisine verilen imkan ve kabiliyetle görevini yerine getirir.

Bu itibarla ölüm meleği hakkında toplumda yaygın olan kanaatlerden uzak durmak, onun hakkında bir meleğin şanına yakışmayacak ifadeleri kullanmaktan kaçınmak gerekir. Bu tür hatalardan kaçınabilmek için de meleklerin sıfatlarını iyi öğrenmenin yararı var. Zaten herhangi bir varlık hakkında yanlış düşünceye kapılmamak, onun hakkında söylenen hatalı sözlerden etkilenmemek, aynı hatalı sözleri sarf etmekten kaçınmak için o varlığı tanımak gerekir. Biz meleklerin özelliklerini 12. ve 13. sayılarımızda ayrıntılı bir şekilde izah etmeye çalışmıştık. Bu bilgileri iyi öğrenirseniz insanların melekler hakkındaki yanlış sözlerini ve kanaatlerini de iyi teşhis eder, kendinizi bunlardan korumayı başarabilirsiniz.

Münker ve Nekir

Ölüm meleği ile ilgili bilgileri aktardıktan sonra, Kur'an'da ve hadislerde kendilerinden söz edilen bazı melekler hakkında bilgi vermek istiyoruz. Öncelikle de görevleri yine ölümle ilgili olan Münker ve Nekir meleklerinden söz etmek istiyoruz.

Bu iki meleğin görevi ölen insanların kabre konmasından sonra onların sorgulanmasıdır. Ehli Sünnet inancına göre insanlar ölümlerinden sonra bir kabir sorgusundan geçirilirler. Bu sorgu yalnızca ruha yönelik olarak yapılır. Dolayısıyla cesetlerin yakılması veya bir başka şekilde imha edilmesi bu sorguya engel değildir. Yaygın inanç sistemlerinin birçoğunda ölenlerin cesetleri toprağa gömüldüğünden bu sorguya kabir sorgusu adı verilmiştir.

Kabir sorgusu denen sorgulamayı münker ve nekir adı verilen melekler yapar. Onlar ölenlerden Rabblerinin kim, dinlerinin ne ve Peygamberlerinin kim olduğunu sorarlar. Bu dünyadan mü'min olarak göçenler bu sorulara rahatça cevap verirler. Diğerleri ise tabii ki cevap veremezler. Cevap veremeyenler de kabir azabına maruz kalırlar. Kabir azabı da bedenin değil ruhun maruz kaldığı bir azaptır.

İnşallah bundan sonraki sayıda hafaza meleklerinden ve yazıcı meleklerden (kiramen katibin) söz edeceğiz.

Bir Peygamber Kıssası

Nuh Kavminin İtirazı

undan iki sayı önce (16. sayıda) Nuh kavminin peygamberlerine itirazlarından özetle söz etmiş ve bu itirazlarını dört başlık altında toplamıştık. Bundan önceki sayıda da bu itirazlarının birincisini izah etmeye çalışmıştık. Bu sayıda da ikinci itirazlarını izah etmeye çalışacağız.

Bu kavim ikinci itirazlarında da: "Ona uyanlar toplumun aşağı tabakasını oluşturmaktadırlar ve ilk anda, düşünmeden inanmışlardır" diyorlardı. Bu itiraz tarih boyunca sürekli konuşulmuş itirazlardandır. Hatta günümüzde de dindar kesimlerin genellikle toplumun yoksul kesimlerine mensup oldukları, varlıklı ve makam sahibi kişilerin çoğunlukla dini hayattan uzak durmayı tercih ettikleri ön yargısı yaygındır. Bu husus özellikle dini bilinç ve yaşantıyı bir öcü olarak göstermeye çalışan medya organları ve yorumcular tarafından sıkça gündeme getirilmektedir. Toplumlarda böyle bir olgunun kısmen de olsa ortaya çıkmasının en önemli sebebi varlıklı kişilerin zevklerin içine fazla dalmalarıdır. Bu yüzden de zevklerini sınırlamak, kendilerini dinin yasaklarıyla engellemek istemiyorlar. Fakat maddi imkanları geniş olanların tümünün böyle olduğu söylenemez. Tarihte olduğu gibi günümüzde de çok büyük mal varlıklarına, oldukça geniş maddi imkanlara sahip insanlar arasında da son derece dindar, inançlarına bağlı ve inançlarının gereğini hakkıyla yerine getirmek için çaba gösterenler bulunmaktadır. O halde sözünü ettiğimiz olguyu yukarıdaki şekilde değil de bir başka şekilde ifade etmek gerekir. O da şudur: Dünya zevklerine çok fazla dalmış olan, bu zevklerden bir türlü kopmak istemeyen kişiler dinin yasaklarını hayatlarına geçirmek istemediklerinden dolayı dinden uzak kalmayı tercih ediyorlar. Fakat bunu yaparken kendilerini haklı göstermek için tutunacakları birtakım gerekçeler arıyorlar. Onlar bu gerekçelerle aslında kendilerini aldattıklarının farkında değildirler. Onlar için önemli olan doğru yolda olduklarına nefislerini inandırmaları ve bu yönden kendilerini tatmin etmeleridir. Bu şekilde dünya zevklerine ve arzularına dalabilenler de çoğunlukla varlıklı kesimlerin arasından çıkmaktadır. Çünkü onlar bu konuda yeterli imkana sahiptirler. Ama onları yanıltan, sahip oldukları mal varlıkları veya makamlar değil, peşine takıldıkları zevkleri ve dünya nimetleriyle ilgili hevesleridir. İşte bu zevkler ve hevesler onları sağlıklı düşünmekten alıkoymaktadır. Kendilerini bu zevklerin ve heveslerin pençesinden kurtarabilenler ise sağlıklı düşünebilmekte, doğruyu bulmakta zorlanmamaktadırlar. Bu şekilde zevklerin ve dünya heveslerinin pençesinden kurtulabilenler, daha sonra yine mal varlıklarını ve makamlarını korusalar da kendilerini doğru inanca bağlayabiliyor, bu inancın gereğini yerine getirebiliyorlar. Çünkü sahip oldukları mal ve makam bu konuda engel değildir. İşte bu olgu bizi dile getirdiğimiz konuda gerçek sebebe ulaştırmaktadır.

Burada dile getirdiklerimiz, Nuh kavminin ikinci itirazlarında dile getirdikleri olgunun izahıdır. Ancak onların böyle bir itirazda bulunmalarının sebebi kendi tekebbürleri, büyüklenmeleridir. Onlar bu büyüklenmeleri sebebiyle Nuh (a.s.)'ın etrafına toplanmış kişilerle bir araya gelmek istemiyorlardı. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) zamanında yaşayan müşrikler de aynı şeyleri söylemiş ve O'nun etrafında toplanan zayıf mü'minlerle aynı safta, bir arada yer almak istemediklerini belirtmişlerdi. Bu da büyüklenmenin insanı hakikatten nasıl uzaklaştırdığını gösteriyor.

Nuh kavminin diğer iki itirazından inşallah bundan sonraki sayıda söz edeceğiz.

Eğlenelim Öğrenelim

Fıkralar

Ölür müsün?

emel ile Dursun Amerika'ya gitmişler. Temel, dünyanın en yüksek kulesi olan CN Tover'i Dursun'a gösterip şöyle der:

-Burasi o kadar yuksek ki yukaridan tüştüğun zaman aşağiya celene kadar uç gün geçer.

Dursun:

- Ölür misun? diye sorunca,

Temel:

-Ne zannettun ya uç gün yemeden içmeden yaşanir mi?

Araba Testi

Türk araba üreticileri Japonya'ya fabrikaları gezmeye gitmişler. Japonlar bir kediyi alıp arabanın içine koyup kapıyı kapatmışlar. Bunun üzerine Türk üreticiler sormuşlar:

-Ne için yaptınız bunu? Japonlar:

-Sabah gelip baktığımızda kedi ölmüşse araba hava ve su almıyor demektir, demişler. Türk üreticiler Türkiye'ye döndüklerinde kendi arabalarını test etmek için bir kediyi alıp arabanın içine koyarlar, sabah gelip baktıklarında hayretle bağırırlar:

-Kedi yok, kaçmışşşş!!!

Üçe Kadar Sayıp

Paraşüt kursuna katılanlara, öğretmenleri uçaktan atladıktan sonra üçe kadar sayıp, paraşütlerini açmalarını tenbihler kursiyerler sırasıyla başarılı bir şekilde atlarlar. İki üç saniye içerisinde herkesin paraşütü açıldığı halde kekeme olan kursiyerin paraşütü halen açılmamıştır. Sonunda kekeme kursiyer yere çakılır. Telaşla yanına vardıklarında, kekeme kan ter içinde: -ü ü ü üç, demektedir

Hangi Zaman

Nazan oturmuş ders çalışıyordu. Anneannesi yaklaştı:

-Aferin sana, ne çalışıyorsun bakalım?

-Türkçe.

Anneanne torununu küçük bir sınavdan geçirmek istedi:

-Söyle bakalım, "Ben çok güzelim" dersem hangi zaman olur?

-Geçmiş zaman olur anneanneciğim.

Çobanın Hesabı

Çobanın biri kırda kuzularını otlatıyordu. Yanına bir adam geldi:

-Oğlum, buradan kasabaya kaç saatte gidebilirim?

-Bilmem.

Adam yürüyüp uzaklaştı. Çoban adamın arkasından bağırdı:

-Üç saatte varırsın amca!

Adam geri dönüp:

-Peki bunu biraz önce neden söylemedin?

-Biraz önce yürüyüşünüzü bilmiyordum ki, siz yürürken hesapladım ancak üç saatte varabilirsiniz.

Kim o?

Temel ile Dursun, NASA tarafından araştırmalar yapmak üzere aya gönderilmiş. Aya indiklerinde Dursun Temel'e:
-Temel, sen mekikte kal, ben biraz ayda dolaşıp etrafı kontrol edeyim, demiş ve dışarı çıkmış. Yarım saatlik bir uzay yürüyüşünün ardından geri gelmiş. Başlamış kapıyı çalmaya.
Temel içerden bağırmış:
-Kim oooo?

Doğrulardan Seçmeler

Akıllı Tavşan

üçük tavşan oyuna dalmış, eve geç kalmıştı. Koşa koşa eve dönerken tilkiye rastladı. Tilki kurnazca:

-İyi akşamlar, tavşancık, nereye böyle koşa koşa? Bize akşam yemeğine gelmez misin? dedi. Tavşancık tilkinin kendisi için ne kadar tehlikeli biri olduğunu biliyordu ancak ondan kaçabilecek durumda da değildi. Onun için tilkiyi atlatmak için:

-Gelemem, eve gitmem gerek, dedi. Tilki ise şöyle devam etti:

-Gel canım, önce bizde yemek yeriz, sonra ben seni evine götürürüm.

-Hayır, ben size gelmek istemiyorum.

-O zaman, o güzel yiyeceklerden mahrum kalırsın, dedi. Tavşancık tilki ile birlikte gitmekten başka çaresi olmadığını düşünerek razı olmuş gibi görünerek:

-Neler var yemekte bakalım?"diye sordu. Bir taraftan da tilkiden kurtulmanın çaresini düşünüyordu. Bu arada tilki tavşancığın sorusunu cevapladı:

-Tavuk kızartması!

-Ben tavuk kızartması sevmem ki.

-Ne seversin peki?

-Sebze severim.

-İyi ya karım sana sebze pişirir o zaman.

-Peki evde sebze yoksa ne olacak. En iyisi şimdi biraz sebze bulup götürelim, dedi tavşancık.

Tavşancıkla tilki bir lahana tarlasına geldiler. Tavşancık:

-Haydi bahçeye gir de, biraz lahana yaprağı topla! Ben burada bekliyorum, dedi.

Tilki ise kendisi lahana toplarken tavşanın kaçmasından korktuğu için:

-Tamam ben lahana yapraklarını toplarım ama bir şartla, sen de gelip güzel lahana yapraklarını bana göstereceksin, dedi.

Tavşancık razı oldu. Birlikte tarlaya girdiler, lahana yapraklarını topladılar ve yine yola koyuldular.

-Yolumuz az kaldı. Karım akşam yemeği için bir konuk getirdiğimi görünce çok sevinecek.

-Yemekte ne içeceğiz? diye sordu tavşancık.

-Ayran!, dedi tilki.

-Ama ben ayran sevmem ki.

-Ne seversin peki?

-Su severim.

-Öyleyse karım sana su verir, içersin.

-Ya evinizde su kalmadıysa ne olacak. Şimdi giderken biraz su da götürsek iyi olmaz mı?

Derken bir ırmak kıyısına vardılar. Tavşancık:

-Irmağa gir de bana biraz su getir, dedi. Tilki de:

-Peki ama, ben dönünceye kadar lahana yapraklarını sen tutuver, diyerek yaprakları tavşancığın kucağına verdi. Tavşancık tilkinin suyun tam ortasına girdiğini görünce seslendi:

-Sana burada bulduğum bir su tasını atıyorum. Suyu ona doldurursun, dedi ve yerde bulduğu bir taşı ırmağa doğru fırlattı. Taş cump! diye suyun içinde gözden kayboldu gitti.

Tilki suya daldı ama tas falan bulamadı. Yukarıya seslendi:

-Hani nerede senin tasın?

-Biraz daha sağa gideceksin, dedi tavşancık. Tilki bir daha daldı.

-Biraz daha sola, diye bağırdı tavşancık.

Tilki daldı çıktı, daldı çıktı, bir şey bulamadı. Tavşancık biraz sağa, biraz sola, biraz sağa, biraz sola..! diye bağıra bağıra oradan uzaklaştı. Koşa koşa evlerine geldi. Tilkinin topladığı lahana yapraklarını, pişirmesi için annesine verdi. Tilki ise tavşancığa kurnazlık yapayım derken kendisinin tuzağa düştüğünü anladı ve karısıyla birlikte o geceyi aç bir şekilde geçirdi.