Gönül Sohbeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Bundan önceki sayılarda din seçiminde başvurduğum üç önemli kritere dikkat çekmiştim: Allah inancı, vahye dayanma ve ahiret inancı. Bundan önceki üç sayının sohbet bölümünde dinin vahye dayanmasının önemi üzerinde durmuştuk. Bu açıdan bu sayının sohbetinden yararlanmak isteyenlerin bundan önceki üç hatta dört sayının sohbet bölümünü mutlaka okumaları gerekir. Bu sayıların sohbet bölümlerini okumuş olmakla birlikte unutmuş olanların da tekrar etmelerinde yarar var. Bu arada şunu da hatırlatalım ki gerek bu sohbetlerimizden gerekse diğer bölümlerden en güzel şekilde yararlanılması ancak birinci sayıdan alınıp sırayla gidilmesiyle ve bütün testlerin cevaplandırılarak okunanları iyice zihinlere yerleştirmekle mümkündür.

Hatırlanacağı üzere bundan önceki sohbette, insanlığı ve bütün kainatı Allah'ın yarattığına kesin inandıktan sonra hayat düzeni konusunda iki ihtimalin karşımıza çıktığını belirtmiştik: Birincisi: Allah'ın insanı yarattıktan sonra onu aklıyla baş başa bırakması; ikincisi onu aynı zamanda kulluk görevini yerine getirme ve hayatını düzene sokma konusunda bilgilendirmesi.

Bunlardan birinci ihtimali kabul etmemiz durumunda insanın Allah tarafından hesaba çekileceğini iddia etmemiz mümkün değildir. Ayrıca bu durumda insan belki etrafında olan bitenlere bakarak, zararlı ve yararlı şeyleri görerek dünyadaki yaşantısıyla ilgili bir düzen ve disiplin geliştirebilir. Ama yaratıcısına karşı kulluk görevini nasıl yerine getirmesi gerektiği konusunda kesin doğru ve tartışmasız bir tespite varması mümkün değildir. Bu konuda ileri süreceği tüm iddialar sadece tahminlerden, zanlardan ibaret kalır. Tahminlerde ve zanlarda ise iki kişinin bile ortak düşünceye ulaşması zor olur. Ayrıca böyle bir durumda herkes eşit düzeydedir. Kimse kimsenin inanç ve anlayışını benimsemek zorunda değildir. Biri bir türlü tahminde bulunurken diğeri başka bir türlü tahminde bulunur. Bunlardan biri diğerinin tahmin ettiğini kabul etmediğinden dolayı hatalı olarak gösterilemez. Zira ötekinin hatalı olması ihtimali de bulunmaktadır. İşte vahye dayanmayan inanç sistemlerinin, gayb alemiyle yani görünmeyen, hissedilmeyen varlıklarla; yaratıcıyla, meleklerle, ölüm sonrasıyla vs.'yle ilgili olarak ileri sürdükleri hep böyledir. Bu inanç sistemlerini geliştirenlerin birtakım tahminlerinden, zanlarından ibarettir. Doğruluğu ispat edilemez. Üstelik bu inanç sistemlerini geliştirenlerin diğer insanlardan farklı ve üstün bir tarafları yoktur.

Dinin sadece birtakım tahminlere, akıl yürütmelere ve zanlara göre şekillendirilmesi kargaşaya, başıboşluğa yol açar. Tahminlere göre din geliştirmek herkesin kendine göre bir din geliştirme hakkına sahip olması demektir. Böyle bir şey ise içinden çıkılması mümkün olmayan bir kargaşaya sebep olur. Üstelik hiç kimse kesin doğruyu yakaladığını iddia edemez. Eğer insanın hayvanlardan farklı olduğuna, belli bir sorumluluk üzere yaratıldığına inanıyorsak onun bu sorumluluğunu yerine getirmesi konusunda başıboş bırakılmayacağına, akıl yürütme yoluyla keşfetmesi mümkün olmayan "kulluk sorumluluğu" hakkında bilgilendirilmesinin insan gerçeğine daha uygun olduğuna inanmamız gerekir.

Vahyin önemi ve gerekliliği konusunda söyleyeceklerimizin hepsi bu kadar değil. İnşallah bir sonraki sayıda bu konuya devam edeceğiz.

Dinimizi Öğrenelim

Dört Büyük Melek

undan önceki sayılarda "Dört Büyük Melek"in ikisi hakkında bilgi vermiştik. Bu sayıda diğer ikisi hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

İsrafil

İsrafil, kıyamet vaktini ilan edecek olan melektir. Bu iş ise Sur olarak adlandırılan boru gibi bir alete üflenmesiyle olacaktır. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Sur'a bir üfürülüş üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün vakıa (kıyamet) gerçekleşmiş olur. Gök yarılmıştır. O artık o gün sarkmıştır." (Hakka suresi, ayet: 13-16)

"Sur'a da üflenmiştir. İşte bu uyarı(nın gerçekleşmesi) günüdür." (Kaf suresi, ayet: 20)

"Sur'a üflenir, böylece Allah'ın dilediklerinden başka göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölür. Sonra ona bir daha üflenir ve hemen ayağa kalkarak bakınırlar." (Zümer suresi, ayet: 68)

"O gün onları birbirleri içinde dalgalanır halde bırakırız. Sur'a da üflenir ve artık onların tümünü bir araya toplarız." (Kehf suresi, ayet: 99)

"Sur'a üflendiğinde artık aralarında soylar yoktur ve birbirlerine (bir şey) sormazlar." (Mü'minun suresi, ayet: 101)

"Sur'a üflenmiştir. Artık onlar kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler." (Yasin suresi, ayet: 51)

Bütün bu ayeti kerimelerden anlaşıldığına göre Sur'a iki kez üflenecektir. Bunların birincisinde bütün canlılar ölecek, varlıklar aleminde gördüğümüz her şey darmadağın olacaktır. İkinci kez üflenmesi ise yeniden diriliş içindir. Dolayısıyla ikinci üflemeden sonra canlılar yeniden dirilip hesap işlemlerini beklemeye başlayacaklardır. Yukarıda verilen ayeti kerimelerden bazılarında birinci üflenişte yaşanacak gelişmelerden, bazılarında ise ikinci üflenişte olacaklardan söz edilmektedir. Zümer suresinde geçen ayeti kerimede ise her iki üflemeden ve her bir üflemede nelerin olacağından ayrı ayrı söz edilmektedir.

İşte bu Sur'a üfleme görevini yerine getirecek olan melek İsrafil'dir. Sur'a üfleme işleminin nasıl gerçekleşeceği, sonrasında yaşanacak olaylar, ikinci üfleme ve ondan sonra yaşanacak gelişmeler kıyametle ilgili konulardır. Bu konular ise ahiret inancıyla irtibatlı konulardır. Dolayısıyla bu konuların ayrıntılarına ahiret inancı konusuna geldiğimiz zaman girmeyi tercih ediyoruz. Şimdilik dört büyük melekten olan İsrafil'in göreviyle ilgili bu bilgileri vermekle yetiniyoruz.

Ölüm Meleği (Azrail)

Dört büyük meleğin dördüncüsü Ölüm Meleği'dir. Bu melek bizim halkımız arasında genellikle Azrail olarak bilinmektedir. Ancak Kur'an-ı Kerim'de ve hadisi şeriflerde bu melekten sadece Ölüm Meleği (Meleku'l-Mevt) olarak söz edilir; Azrail adı geçmez.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "De ki: "Sizin için görevlendirilmiş olan ölüm meleği canınızı alır sonra Rabbinize döndürülürsünüz." (Secde suresi, ayet: 11)

"Kullarının üstünde mutlak güç ve hakimiyete sahip olan O'dur. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiğinde elçilerimiz onun canını alırlar ve onlar görevlerini yerine getirmede asla kusur etmezler." (Enam suresi, ayet: 61)

Bu ayeti kerimelerden de anlaşılacağı üzere ölüm meleği insanların canlarını almakla görevlendirilmiştir ve bu görevini yerine getirmekte hiç kusur etmez. İnsanlar arasında ölüm meleğiyle ilgili İslam inancına ters ve bir Müslümanın sahip olması gereken edebe ve ahlaki ölçülere uygun düşmeyen sözler dolaşmaktadır. Bu tür sözleri sarf etmekten son derece kaçınmak gerekir. Bunlardan kaçınılabilmesi için bu konudaki hatalardan bir sonraki sayıda inşallah söz etmeye çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Nuh (a.s.)'ın Kavminin Ona İtirazı

u hafta Nuh (a.s.)'ın kavminin ona itirazı üzerinde durmaya çalışacağız. Ancak Nuh (a.s.)'ın kavmi denirken onun dönemindeki insanların kastedildiğini hatırlatmak istiyoruz. Çünkü onun zamanında insanlar bugünkü gibi sayıca kalabalık ve çok sayıda kavimlere, toplumlara ayrılmış değildi. Tufanda iman edenlerin dışında o dönemde yaşayan insanların tümünün cezalandırılmasından da, Nuh (a.s.)'ın kendi döneminde yaşayan bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini ve "kavmi" denirken de o dönemin insanlarının kastedildiğini anlıyoruz.

Kur'an-ı Kerim'den anladığımıza göre kavminin ileri gelenlerinin Hz. Nuh (a.s.)'a itirazları şu şekilde olmuştu:

"Kavminin inkâr eden ileri gelenleri: "Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz ve ilk anda, düşünmeden sana uyan aşağılarımız dışında kimsenin sana uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz, aksine sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz" dediler."

Bu ifadeler, Nuh (a.s.) dönemindeki inkârcıların itirazlarını son derece özlü ve üstün bir edebi dille özetlemektedir. Bu da Kur'an-ı Kerim'in dil yönünden üstün bir mucize oluşunun delillerinden bir tanesidir. Zaten Kur'an-ı Kerim'i okuduğunuzda her cümlesinde, her kelimesinde, her harfinde, hatta harflerinin sıralanışında bile bu mucizeyi görürsünüz. Bu noktaya dikkat çektikten sonra Nuh kavminin itirazına bakalım.

Bu itirazın hemen hemen her dönemin inkârcılarının temel mantığını oluşturduğunu görürüz. Burada dört noktaya parmak bastıklarını görürüz:

"1) Peygamber olduğunu söyleyen kişi de bizim gibi biridir, bir ayrıcalığı bulunmamaktadır.

2) Ona uyanlar toplumun aşağı tabakasını oluşturmaktadırlar ve ilk anda, düşünmeden inanmışlardır.

3) İnananların bize bir üstünlüğünü göremiyoruz

4) Aksine sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz."

Gerek geçmişte yaşamış ve gerekse günümüzde yaşayan inkârcıların, inkâr ederken dayandıkları temel gerekçeleri incelediğimiz zaman bu dört noktada toplandığını görürüz. Tabii ayrıntılara girildiği zaman yeni yeni iddialarla ve gerekçelerle karşılaşırız. Ama bu dört nokta inkâr felsefesinin özünü oluşturur. Bu açıdan baktığımızda inkâr felsefesinin tarih boyunca söze gelir bir mesafe kat edemediğini görürüz. Dolayısıyla inkârcılığı çağdaşlık, ilericilik olarak lanse etmek boş bir yanıltmadan ibarettir. İnkarcılığı bilimle irtibatlandırmaya çalışmak da bir yanıltmadır. Çünkü bu bilimsel gelişmeler olmadan da inkârcılık vardı. Bugün bilimsel gelişmelere, o kaskatı inkârcılardan çok daha fazla aşina olanların içinde de inancına son derece bağlı olan, hatta bilimsel keşifler kendilerini dinlerine çok daha fazla bağlayan iman sahipleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bilimle inkârcılığı irtibatlandırmanın hiçbir tutarlı yanı bulunmamaktadır.

Bundan sonraki sayıda Allah izin verirse, Nuh kavminin öne sürdüğü dört hususu tahlil ederek gerek onların, gerekse onların yolunu izleyenlerin ne gibi tutarsızlıklar içine düştüklerini ortaya koymaya çalışacağız.

Eğlenelim Öğrenelim

Fıkralar

Aylık Kredi

ursun yolda giderken, Temel'le karşılaştı. Temel'in bir gözü mosmordu. Dursun merakla sordu:

-Cözüne ne oldu daa...

-Lokantaya cittim, karnımı iyice doyurdum. Param yok idi, pöyle ödedum.

Bir ay sonra Dursun bu sefer Temel'i kafası, kolu ve bacağı sarılı bir şekilde gördü. Dursun daha bir şey sormadan Temel hemen söze başladı:

-Lokantada pir aylık kredi açtılar.

Cesaret Nedir?

Öğretmen öğrenciye sordu:

-Cesaret ne demektir?

-Bir şeyi bilmediği halde, biliyormuş gibi parmak kaldırmaktır öğretmenim.

Babam

Okul müdürü çalan telefonu açtı. Karşıdan incecik bir çocuk sesi:

-Müdür bey bizim oğlan bugün okula gelemeyecek, çok hastalandı da...

-Peki siz kimsiniz?

-Ben mi?! Iııı babam.

Koskoca Orman

Anne sinekle yavru sinek bir adamın kel kafasına kondular.

Anne sinek yavrusuna:

-Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Benim gençliğimde burası koskoca bir ormandı.

Tembel Horoz

Adam horozunu kesmişti. Komşuları haşarılık yapmayan, oraya buraya dadanmayan horozu neden kestiğini merak edip sordular:

-Horozu neden kestin komşu, öyle haşarı bir horoz değildi.

-Çok tembeldi onun için kestim.

-Nasıl yani?

-Sabahları ötmez, sadece diğer horozlar öterken kafasını sallardı.

Dalgınlığın Böylesi

Doktor hastasını tedavi ederken sormuş.

-İki kulağınızı birden nasıl yaktınız?

-Telefon çaldığında ütü yapıyordum. Yanlışlıkla ahize yerine ütüyü kulağıma koymuşum.

-Ama iki kulağınız da yanmış?

-Tam kapamıştım ki telefon bir daha çaldı.

Bilmeceler

  • Türkiye'de saatler niye iki de bir ileri alınır. (Ülkenin geri kaldığı anlaşılmasın diye)
  • Öğrenciler savaşları niçin sevmezler. (Tarih kitapları kalınlaştığı için)
  • Adın ne, saatin kaç? (Durmuş)
  • Tanker ile banker arasındaki benzerlik nedir? (İkisi de batınca felaket olur)
  • Ağır olmadığı halde, bir gemiyi ne batırabilir? (Delik)
  • Damlaya damlaya ne olur? (Su faturası kabarır)
  • Elektrikle şimşek arasında ne fark vardır. (Biri parayla, biri bedava)
  • Doğrulardan Seçmeler

    En Budala Kim?

    aktiyle çok zengin ve yaşlı bir adam varmış. Malının, mülkünün yanında çuval dolusu parası da varmış. Gün gelmiş hastalanmış, ölüm döşeğine yatmış. Ölümünün yaklaştığını anlayınca dünyadaki tek varisi olan oğlunu yanına çağırmış ve şu vasiyette bulunmuş:

    -Oğlum! Şu sarı lira dolu iki çuvalı görüyorsun. Ben öldükten sonra bu iki çuvaldan biri senin olsun, onunla hayatını rahat bir şekilde sürdür. Diğerini ise dünyanın en budala adamını bulup ona vermeni istiyorum.

    Adam bu vasiyeti yaptıktan kısa bir süre sonra ölmüş. Oğlu babasının ölümünden sonra ilk olarak hemen babasının vasiyetini yerine getirmek istemiş. Sarı lira dolu çuvalı yanına alarak çıkmış yola. Başlamış dünyanın en budala adamını aramaya. Rastladığı kişilere soruyormuş:

    -Sen budala mısın, değil misin? diye.

    Böyle bir soruyla karşılaşan kişilerin hepsi de hemen diklenerek:

    -Ne demek istiyorsun sen? Ben aklı başında bir adamım, diyorlarmış.

    Tabii adam da para verecek adamı bir türlü bulamıyormuş.

    Adam, yorgun argın babasının vasiyetini yerine getirebilmek içir bu halde dolaşırken yolu bir düzlüğe çıkmış. Bakmış ortada kocaman bir ağaç. Ağacın dalında ise resmi üniformalı bir adam asılı duruyor. Asılı adama acımış, oradan geçen bir adama sormuş:

    -Bu adamı kim astı?

    -Padişah astırdı.

    -Bu adam kimdi?

    -Sadrazamdı.

    Onlar bu şekilde konuşmaya devam ederken, meydanın öbür tarafından davul zurna eşliğinde büyük bir kalabalık ile birlikte gelmekte olan bir adamı görmüş. Bir de bakmış ki onun sırtındaki resmi elbise ile bu ağaç dalında sallanan elbise aynı. Yanındakilere sormuş:

    -Peki bu gelen adam kim? Karşısındaki adam cevap vermiş:

    -Bu, idam edilen sadrazamın yerine tayin edilen sadrazamdır.

    Adam bu cevabı alır almaz hemen yeni sadrazamın yanına doğru koşarak selam vermiş ve:

    -Babamın bir vasiyeti var. Bana dedi ki, sarı lira ile dolu olan bu çuvalı dünyanın en budala ve ahmak adamını bulup ona vereceksin. Ben de şu anda bu çuvalı size vermeyi çok uygun buldum. Lütfen şunları alın da beni sorumluluktan kurtarın, demiş.

    Bunları dinleyen yeni sadrazam hayretler içinde kalmış ve dönüp sormuş:

    -Peki ama, dünyanın en budala ve ahmak adamı niçin ben oluyorum?

    -Efendi! Senden önce, oturacağın makamda oturan kişiyi kaldırıp darağacına çekmişler, sen ise kurbanlık koyun gibi aynı makama gidip oturacaksın. Büyük bir ihtimalle sen de o makamdan alınıp o ağacın dalına asılabilirsin. Ben senin kadar bu sonucu göremeyecek budalayı nerede bulabilirim? demiş.

    Yeni sadrazam bu sözleri duyunca paraları almadığı gibi, sırtındaki sadrazamlık elbiselerini de çıkarıp, atmış ve arkasına bakmadan meydandan uzaklaşmış.

    Evet sevgili çocuklar! Makam, mevki ve gösterişin ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatan güzel bir kıssa. Kişi eğer bir makam veya mevkiye layık değilse oralara geçmek için çok da heveslenmemeli. Çünkü o yerlerin sorumlulukları da çoktur. O sorumluluklar yerine getirilemediği zaman karşılaşacağı ceza da o nispette korkunçtur.