Gönül Sohbeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Uzun süren bir aradan sonra Sevgi Gülü sayılarını yayınlamaya yeniden başladık. Bütün öğrencilerle birlikte biz de bu bölümümüzü yaz tatiline çıkarmak zorunda kalmıştık. Şimdi okul döneminin başlamasına bir hafta kala okullularımızın tatillerinden döndüklerini sanıyoruz. Biz de bu dönüşle birlikte "Sevgi Gülü" yayınlarımızı yeniden başlattık. Allah izin verirse, bu bölümü sürekli zenginleştirerek öğrenim dönemi süresince sürdürmeyi arzuluyoruz. İnşallah yakında sitemizin yenilenmesiyle birlikte oyun bölümümüzün de zenginleştiğini ve bazı yeniliklerin eklendiğini göreceksiniz. Ayrıca bu siteden muhtelif çocuk ve oyun sitelerine bağlanma imkanınız olacak. Bu bölümde inşallah aileler, özellikle anneler için de sürprizlerimiz olacak.

Araya epey zaman girdiği için belki unutmuş olabilirsiniz. Hatırlamak için isterseniz bundan önceki üç sayının sohbet bölümünü bir kez daha gözden geçirmenizi tavsiye ediyoruz. Bundan önceki üç sayıda, ortaokul çağımda, yeryüzündeki yüzlerce din ve inanç sistemleri arasında seçim yaparken esas aldığım üç kriterden söz etmiştim. Bu üç kriterden Allah inancından ve bu inancın gerekliliğinden özlü bir şekilde söz etmiştim. Ardından da "vahiy" kriterini tahlil etmeye başlamıştık.

Bu sayımızın sohbet bölümünde de yine vahiy kriteri üzerinde durmaya devam edeceğiz. Ancak burada üzerinde duracağımız hususları daha iyi anlayabilmeniz ve vahiy kriterinin din seçiminde neden önemli olduğunu hatırlayabilmeniz için son iki sayının sohbet bölümlerini tekrar gözden geçirmenizi özellikle tavsiye ediyoruz.

Şunu özellikle bilelim ki, Yüce Allah, insana akıl ve düşünme kabiliyeti verdiğinden dolayı onu "kulluk" göreviyle yükümlü tutmuştur. İnsan aklını ve düşünme kabiliyetini kullanarak varlıklar alemi üzerinde düşünmek suretiyle bu alemin mutlaka bir yaratıcısının olduğunu anlayabilir. Zaten din seçiminde Allah inancının bir kriter olarak alınması da bundan ileri gelmektedir. Fakat insan Allah'a karşı kulluk görevini ne şekilde yerine getirebileceği konusunda kesin ve tartışmasız tespitler yapamaz. Sadece bazı tahminlerde bulunabilir. Bu durumda iki ihtimal karşımıza çıkar:

Birinci ihtimal: Allah insanı yarattıktan sonra onu aklıyla baş başa bırakmış, hayatta gerek kendine, gerek ilişkili olduğu diğer yaratıklara, gerekse yaratıcıya karşı neler yapması gerektiğini tespit konusunda onu kendi haline terk etmiştir. Artık o bu konuda serbesttir.

İkinci ihtimal: Yüce Allah onu yarattığı gibi aynı zamanda görev ve sorumluluklarını da vahiy yoluyla bildirmiştir. Fakat onu herhangi bir şeye zorlamamış, seçim yapma konusunda serbest bırakmıştır. İşte bu seçim konusunda aklını ve düşünme kabiliyetini kullanacaktır.

Sahip olduğumuz akıl bizi ikinci ihtimali kabul etmeye yöneltmektedir ki doğru olan da budur. Niçin böyle olduğunu, birinci ihtimalin kabul edilmesinin ne anlama geldiğini, ikinci ihtimali kabul etmenin ise neden zorunlu olduğunu inşallah bundan sonraki sayılarımızda ele alacağız.

Dinimizi Öğrenelim

Dört Büyük Melek

undan önceki bölümde dört büyük melekten Cebrail hakkında bilgi vermiştik. Bu sayıda da bu dört büyük melekten Mikail (a.s.) hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Mikail

Mikail olarak adlandırılan meleğin görevi Allah'ın canlılar için yarattığı rızıkları onlara dağıtmak ve Yüce Allah'ın tabiat olaylarıyla ilgili emirlerini yerine getirmektir. Yağmurun yağması, şimşeklerin çakması, yıldırımların düşmesi, rüzgarların esmesi, gece ile gündüzün birbiri ardından gelmesi gibi tabiat olaylarını takip etmek, Allah'ın bu konudaki emirlerini yerine getirmek Mikail adlı meleğin sorumluluğundadır.

Bu konuda akla iki önemli soru gelebilir. Özellikle inkârcı zihniyet sahipleri kendilerini haklı çıkarabilmek ve insanların kafalarını karıştırmak için bu tür sorulardan oldukça fazla istifade ediyorlar. Dolayısıyla bu soruları burada ele alarak zihinlerde oluşabilecek şüpheleri gidermek istiyoruz.

1) Bilimsel araştırmalar tabiat olaylarının belli sebepler doğrultusunda meydana geldiğini gösteriyor. O halde meleğin buradaki müdahalesi nedir?

2) Bir melek bunca yaratığın rızkını dağıtma ve bunca tabiat olaylarıyla ilgili emirleri yerine getirme işini nasıl yapabiliyor?

Önce birinci soruya cevap verelim. Yüce Allah bütün kainatı belli bir düzene sokmuş ve olayları sebepler zincirine bağlamıştır. Fakat bütün sebepleri yönlendiren, yöneten kendisidir. İnsanlar ancak sebepler zincirini görebilir ve dolayısıyla gelişmeleri buna bağlarlar. Ama o sebeplere Allah'ın iradesi ve hükmü yön verir. Yağmuru bulutlar yağdırır, ama o bulutları oluşturan, onlara yön veren, yağmur yağdıracakları yeri belirleyen Allah'ın iradesidir. Allah'ın iradesi ve gücü bütün sebepler zincirinin üstündedir. Bunu anlayabilmek için varlıklar alemindeki düzeni görmek ve iyi anlamak gerekir. Tabiatta her şeyin her zaman belli bir akış içinde olmadığını, zaman zaman beklenmedik sürpriz gelişmeler yaşandığını, bazen aylarca kuraklık yaşanmasına rağmen, bazen yağmurun tam toprakların ve bitkilerin ihtiyacına göre inmesi sebebiyle bolluk ve bereket yaşandığını, bazen de çok miktarda yağmur yağması sebebiyle her tarafta seller oluştuğunu düşünürsek sebepler zincirinin üstünde onlara yön veren bir iradenin olduğunu anlarız. Basit bir örnek üzerinde duralım. Televizyonu açmak için uzaktan kumanda aleti kullanırız. Bir kişi bu aletin tuşuna basarak birkaç metre öteden televizyona hiç dokunmadan onu açar. Böyle bir aleti hayatında hiç görmemiş ve duymamış kimseye bu konuda bilgi verilmezse televizyonun kendiliğinden açıldığını zanneder. Bu aleti tanıyan kimse de onun nasıl çalıştığını bilmiyorsa aletin varlığını ve televizyonu açtığını kabul eder ama bu işi nasıl yaptığı konusunda hayretlere düşer. Oysa bu alet kızıl ötesi ışınlar denen ve gözle görülmeyen ışınlar vasıtasıyla bu işi yapmaktadır. Varlıklar aleminde olan bitenler konusunda da insanlar farklı farklı görüş sahibidirler. Bazıları, tıpkı televizyonun kendiliğinden açıldığını zanneden kimse gibi her şeyin kendiliğinden olduğunu zanneder. Bazıları bu olaylara hükmeden bir üstün güç ve irade olduğunu kabul ederler, ama bu güç ve iradenin nasıl işlediği konusunda kesin bir bilgiye sahip değildirler. Bu gücü kabul edip de nasıl işlediği konusunda bilgi sahibi olmayanlar da ikiye ayrılmıştır: Bazıları kendi kafalarına göre yorumlar yaparak birtakım asılsız hurafeler uydurmuşlardır. Bazıları da bu hurafelerden uzak kalarak vahiy yoluyla bildirilenlere inanmayı tercih etmişlerdir. Biz söz konusu hurafelerden uzak kalmayı tercih etmeli, Yüce Allah'ın ve O'nun peygamberinin bu konuda bildirdiklerine inanmakla yetinmeliyiz.

Diğer sorunun cevabına gelince: Biz etrafımıza bakarak kendi dünyamıza ve kendi şartlarımıza göre düşünüyoruz. Melekler alemini yeterince bilmiyoruz. Bilgisayar çıkmadan önce insanlar ruhsuz bir aletin bu kadar çok çeşitli iş yapabileceğini tahmin edemezlerdi. Melekler, bizim gibi oradan oraya koşuşturarak kendilerine verilen görevleri yerine getiriyor değiller. Yüce Allah onlara belli birtakım görevler verirken bu görevleri yerine getirmelerine yetecek güç ve kabiliyet de vermiştir. Bugün bir insan bir bilgisayarın başına geçerek bir savaşı yönetebiliyor. Ama geçmişin kılıçlı, kalkanlı savaşlarına şahit olanlar böyle bir şeyi duysalardı inanmazlardı. Mikail (a.s.)'ın kendisine verilen görevi nasıl yerine getirdiğini anlayabilmek için de kendi şartlarımıza göre düşünmeyip, ona verilen güç ve kabiliyete inanmamız gerekir.

İnşallah önümüzdeki sayıda diğer iki büyük melek hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Hz. Nuh'un Çağrısı

ıssa bölümümüzde bundan önceki sayıda Kur'an-ı Kerim'den Hz. Nuh (a.s.) ile ilgili ayeti kerimeleri aktarmıştık. Bu sayıdan itibaren bu ayetlerin açıklamalarını yaparak Hz. Nuh (a.s.)'un hayatı ve tevhid mücadelesi hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Yüce Allah , Nuh peygamberle ilgili ayeti kerimelerin başlangıç kısmında onun kavmine gönderildiğini vurguluyor. Burada onun gönderilmesiyle kastedilen peygamber olarak gönderilmesidir. Çünkü Yüce Allah insanı yarattıktan sonra ona görev ve sorumluluklarını da bildirmiştir. Çünkü o diğer canlılardan farklı olarak belli bir sorumluluk ve görev için yaratılmıştı. Fakat bu sorumluluk ve görevini yerine getirme konusunda kendisine seçim hakkı da verilmişti. Bir görev ve sorumlulukla yaratılmasıyla hayvanlardan, bu konuda kendisine seçim hakkının ve imkanının verilmesiyle de meleklerden ayrılıyordu. Bundan dolayı görev ve sorumluluğunu inkâr ederek sadece zevklerine ve arzularına göre bir hayat yaşar, doğruları reddederse hayvanlardan aşağı dereceye düşer. Ama görev ve sorumluluklarını yerine getirerek hayatını buna göre düzenlerse meleklerden üstün dereceye yükselir.

Allah, insana görev ve sorumluluklarını peygamberler yoluyla bildirmiştir. Hz. Nuh (a.s.) da kendi döneminin insanlarına Allah'ın emirlerini ve yasaklarını bildirmekle görevlendirilen bir peygamberdi.

O insanlara: "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım" dedi ve onlara sorumluluklarını, görevlerini hatırlattı. En başta hatırlattığı şey ise Allah'tan başkasına kulluk etmemeleriydi. Çünkü bütün diğer sorumlulukların özünde ve temelinde bu yatar. Bir kimsenin Allah'tan gelen emirlere tam olarak uyması, yasakladıklarından tümüyle çekinebilmesi için her şeyden önce Allah'ı tek, eşi olmayan bir ilah olarak tanıması gerekir. Bu aynı zamanda insanın kendi hayatında çelişkiler yaşamaması için zorunludur. Allah'tan başka ilahlar tanıyan bir kimse hayatında mutlaka ciddi ve tehlikeli çelişkiler yaşayacaktır. Her şeyden önce başka ilahlar tanıyan kimse Allah'ın mutlak ve eşsiz ilah olduğunu kabul etmediğinden dolayı inancın özünde ve temelinde çelişkiye düşecektir. İkinci olarak görev ve sorumlulukları konusunda neyi esas kabul edeceği hakkında çelişkiye düşer. Allah'ın tek ve mutlak ilah olduğuna inanan kimse O'ndan gelen emirleri eksiksiz ve tartışmasız kabul eder. Bu kimsenin hayatında uyması gereken daha başka emirler de olabilir. Ama onların, Allah'ın emirlerine ters düşmesi durumunda Allah'ın emirlerini esas kabul eder, diğerlerini ya o emirlere uydurur ya da tümüyle reddeder. Ama Allah'ın tek ve mutlak ilah olduğunu kabul etmeyerek birden fazla ilaha inanan kimse böyle bir çelişki karşısında ne yapacağını şaşırır. Yahut yaptığı seçimiyle bir tarafı kabul ederken diğerini inkâr etme, yani kendi kabullerini reddetme gibi bir çelişki içine düşer.

Şunu da özellikle vurgulayalım ki farklı ilahlar kabul etmek sadece geçmişteki insanların yaptığı gibi taşları yontarak onlardan heykeller yapmak sonra onlara tapınmak değildir. Bir şahsın, bir sistemin veya bir ideolojinin kurallarını Allah'ın koyduğu kurallara eş tutuyor, hatta yerine göre Allah'ın bildirdiği kurallar ile söz konusu şahısların, sistemlerin veya ideolojilerin kuralları arasında çelişki ortaya çıktığı zaman Allah'ın kurallarını terk ederek ötekilerin kurallarını tercih ediyorsak hayatımızda ismi konmamış, üstü kapalı bir şirk yaşıyoruz demektir. İşte bu yüzden Allah'ın tek ilah olduğuna inanmak yani her türlü şirkten arındırılmış bir tevhid inancına ulaşmak her şeyin temelini oluşturur. Bu yüzden Hz. Nuh (a.s.) da kendi döneminin insanlarına önce bunu hatırlatmıştı.

Şimdilik bu noktaya parmak basmakla yetinmek istiyoruz. İnşallah önümüzdeki sayıda Hz. Nuh (a.s.)'a karşı kavminin sergilediği tavrın değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

Eğlenelim Öğrenelim

Fıkralar

Gülme Kasları

aşlı bir öğretmen fen bilgisi dersinde insan vücudundaki kasları anlatıyordu. Bir ara öğrencilerden birine şu soruyu sordu:

-Söyle bakalım şimdi ben boks yapsam hangi kaslar çalışır?

Çocuk muzipçe cevap verdi:

-İzleyenlerin gülme kasları hocam.

İsterseniz Uzatabilirim

Adam koltuğa oturmadan diş çekim ücretinin 15 milyon olduğunu öğrenince adeta dişçiye çıkışarak:

-Birkaç saniyelik iş için bu kadar para alınır mı?

Dişçi adamı koltuğa oturturken sakince cevap verdi:

-Düşündüğünüz şeye bakın. Arzu ederseniz diş çekim sürenizi uzatabilirim beyefendi.

Palavranın Böylesi

Temel kahvede palavra üstüne palavra sıralıyordu:

-Bizim sülale Yusuf Peygamber'e kadar dayanır.

Bu palavralardan usanan Dursun dayanamayıp:

-Ula çok ataysun. Seni biraz daha dinlesek sülalenun Nuh'un cemisune pinduğunu söyleyeceksun.

-Yok oyle pişey demem, çunki pizum kendi takamuz varimiş. Pizum sulale kendi takamuza pinmiş.

Deli misin?

Karadenizli başbakan olmayı kafasına koymuş:

-Paşbakan ben olacağum.

Memleketin içinde olduğu durumu az çok bilen arkadaşı iyi niyetle:

-Yahu sen deli misin?...

Karadenizli safça sormuş:

-Şart midur?...

Yazılı Cevabı

Ömer yazılı kağıdındaki soruların hiçbirini cevaplayamaz. Boş kağıda şöyle bir şiir yazar:

"Yürü boş kağıt yürü,
Zayıf iki tane idi,
Üç oldu mu sor da gel."

Yazılı kağıtlarını okuyan öğretmen şiiri görünce kızgınlıkla şöyle bir şiir yazmış:

"Şiirin hoş bir şiir,
Böyle bir şiir yine yaz.
Sende bu kafa varken
Ayrılmayacağız bu yaz."

Kaza

Öğretmen Taner'i karşısına almış azarlıyordu:

-Nedir bu yaptığın? Cetvelini arkadaşının başında kırmışsın!

-Bilerek yapmadım, kaza oldu.

-Ne demek kaza oldu?

-Tabii ki kaza oldu öğretmenim. Yoksa bile bile cetvelimi kırar mıyım?

Reklam

-Komşu, evini satmaktan vazgeçmişsin herhalde?

-Sorma ya! Evimi satması için başvurduğum emlakçı öyle bir reklam hazırlamış ki okuyunca kendi evime hayran kaldım ve satmaktan vazgeçtim.

Öyle Zannet

Dursun'un babası ölmüş. Temel bunu ona alıştıra alıştıra söylemeye karar vermiş:

-Tursun, senin dayin var midur?

-Vardur.

-Anan var midur?

-Vardur.

-Ya baban var midur?

-Vardur.

-Sen öyle zannet!...

Duvar Yazıları

"Dünyadan en son ayrılan ışıkları söndürsün."

"En iyi öğretmen, okula gelmeyen öğretmendir."

"Çok tatlısın şekerim, ama rejimdeyim."

"Ne hayaller kurmuştum ama belediye yıktırdı."

"Öğrenci öğrencinin kopyasına muhtaçtır."

"Dershaneler çok pahalı, biz iyisi mi tarihten ders alalım."

"Gülme komşuna dayak yersin."

"Seni görünce gözlerim dolar, kulaklarım mark olur."

"Çok gezen değil, seyahat şirketi kazanır."

Doğrulardan Seçmeler

Dostların Kavgası

eşit çeşit ağacın, tatlı akarsuların bulunduğu güzel bir ormanda aslan ile kaplan dostça beraber yaşıyorlardı. Birbirlerini o kadar seviyorlardı ki avlanmaya bile birlikte çıkıyor, birlikte avlanıp birlikte yiyorlardı. Bu yorucu avların ardından birlikte dostça ağaç gölgeliklerinde dinlenmekten büyük zevk alıyorlardı. Birbirlerine karşı son derece sevgi ve saygı duyuyorlar, birbirlerini kırmamaya çalışıyorlardı.

Ancak artık yavaş yavaş yaşlanıyorlardı. Av tutmak eskisi kadar kolay değildi. Avlanmakta, karınlarını doyurmakta artık zorlanıyorlardı. Bir gün beraberce gezerken büyükçe bir et parçası buldular. Önlerine böyle zahmetsizce bir av çıkınca çok sevindiler. Ancak aslan hemen etin üzerine atılarak tek başına yemek istedi. Aslanın yaptığı bu bencillik kaplanın hiç hoşuna gitmedi. Büyük bir sitemle aslana:

-Sevgili arkadaşım senelerdir ne güzel beraberce yaşıyoruz. Gel bu kez de eti kardeşçe paylaşalım, dostluğumuz bozulmasın. Biz birlik ve beraberlik içinde dostça yaşadığımız sürece bize kimse dokunamaz, zarar veremez, dedi. Ancak aslan çok acıkmıştı ve avlanmak da ona şu anda çok zor geliyordu onun için kaplanın sözlerine hiç kulak asmadı.

-Ben bu ormanların kralıyım. Bunu da tek başına yeme hakkına sahibim. Bu etten sana en ufak bir parça vermeyeceğim, dedi.

Aslanın bu cevabı da kaplanın hoşuna gitmedi ve kendisinin de en az aslan kadar bu etten yeme hakkına sahip olduğunu düşündüğünden aslanın bu tavrını kabullenmek istemedi. Ve aslan ile kaplan arasında büyük bir dövüş başladı. İki koca cüsseli ve güçlü hayvan öylesine boğuştular ki aldıkları yaralardan dolayı bir müddet sonra öldüler. Oradan geçen bir tilki aslan ile kaplanın paylaşamadığı etin başına oturup bir güzel yedi. Tilki karnını güzelce doyurduktan sonra şöyle diyordu:

-Keşke her gün dostlar böyle kavga etse de ben de bol bol et yesem.

Evet sevgili çocuklar, hikayemizde de gördüğümüz gibi dostların kavga ve düşmanlığı her zaman bu dostların düşmanlarını sevindirir ve onların işine yarar. Onun için sahip olduğumuz dostlukların kıymetini iyi bilmeli ve bu dostlukları zedelememeye çalışmalıyız. Hatta bazen bu dostlukların zarar görmemesi için fedakarlıkları dahi göze alabilmeliyiz. Çünkü insanları güçlü kılan onların kişisel güçleri değil sahip oldukları güçlü dostluklardır.

Güzel Sözler

  • Hayatın sermayesi; öldükten sonra hayır ile yadedilmektir.(İbu'l-Emin)
  • Gönlü inşa eden inançtır.(Ahmet Hamdi Tanpınar)
  • Mümin sözü az, işi çok; münafık, sözü çok, işi az olandır. Müminin sözü hikmet, sükutu tefekkür, bakışı ibret, ameli iyiliktir.(Ahmet Cevdet Paşa)
  • Herhangi bir insan vaktini nasıl geçireceğini, üstün bir insan ise vaktini nasıl tasarruf edeceğini düşünür. (Schopenhauer)
  • Şükür, nimeti verene bakıp, nimete aldanmamaktır. (Bediüzzaman Said Nursi)
  • Büyük kafalar fikirleri, orta kafalar hadiseleri, küçük kafalar da kişileri konuşur. (M. Aziz Lahbabi)