Gönül Sohbeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Değişik inanç sistemleri arasında doğruya ulaşma konusunda esas aldığımız kriterlerden söz ediyorduk. Geçen sayıda Allah inancından söz etmiş, sonra da seçeceğimiz inanç sisteminin vahye dayanması kriterini ele almaya başlamıştık. Bu kriteri tahlil etmeye bu sayıda da devam ediyoruz.

Dediğimiz gibi vahye dayanmayan bir inanç sistemi insanların kendi düşüncelerine göre şekillendirdikleri inanç sistemleridir. Ama insanların tespitlerini mutlak doğrular olarak alamayacağımız gibi bizim açımızdan bir üstünlüğü de olamaz. Ortaokul talebeliğim yıllarında bu konu üzerinde düşündüğümde şu neticeye varmıştım: "Herhangi bir insanın kendi düşünce ve kafa yapısına göre şekillendirdiği inanç sistemini benimseyeceğime kendim bir inanç sistemi geliştiririm. Çünkü beşeri yönden kimse kimseye üstünlük iddiasında bulunamaz. Belki bazılarının düşünceleri daha isabetli olabilir. Ama bu şekilde varılan doğrular da salt doğrulardır, bir kutsallığı, üstünlüğü ve bağlayıcılığı olan doğrular değildir. Üstelik insanlar kafa yorarak bazı doğrulara ulaşsalar da: "Yaratıcı bizden şunu istiyor" diye herhangi bir iddiada bulunamazlar. Dolayısıyla başkalarının tespitleri benim için inanç yönünden bağlayıcılık arz etmez." Ben bütün bunları düşündükten yıllar sonra bir Macaristan seyahati gerçekleştirdim ve orada bir Macar gencin aynı düşüncelerden yola çıkarak Müslüman olduğunu öğrendim. Demek ki Allah'ın verdiği akıl nimeti doğrulara ulaşmak isteyenlere bayağı yardımcı oluyor ve aklın hakkıyla kullanılması durumunda varılacak netice aynı oluyor.

Bu genç Müslüman olduktan sonra ailesi tarafından dışlanmıştı ve Miskolc İslam Merkezi'ne gelmiş orada ikamet ediyordu. Orada kendisiyle bir haftalık beraberliğimiz dolayısıyla uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Henüz yeni liseyi bitirmiş olan ve yeni Müslüman olan bu genç Müslüman olmasının hikayesini bana özetle şöyle anlatmıştı: "Ben önce dinine oldukça bağlı bir hıristiyandım. Ama yeryüzünde onlarca dinin ve inanç sisteminin olduğunu görünce tereddüt ettim ve kendime: "Acaba doğru yolda mıyım?" diye sorma ihtiyacı duydum. Sonra tetkik ettiğimde, mevcut din ve inanç sistemlerinin birçoğunun belli kişilerin felsefi düşüncelerinden doğduğunu, mutlak doğrular olarak nitelendirilecek ilkelere sahip olmadıklarını gördüm. Sonra: "Eğer onlar din ve inanç sistemi geliştirebiliyorlarsa ben de geliştirebilirim" dedim ve kendime özel bir din belirlemeye karar verdim. Bu konu üzerinde kafa yorarken, kendi geliştireceğim inanç sisteminin beni kesin doğrulara ulaştıramayacağını, yaratıcı önündeki sorumluluğumu bu yolla tespit edemeyeceğimi düşündüm ve benimseyeceğim inanç sisteminin vahye dayanmasının gerekliliğine kanaat ettim. İşte bu kanaat beni vahye dayanan dinleri incelemeye yöneltti. Bu inceleme sonunda İslam'ı yakından tanıdım ve Allah katında geçerli dinin ancak İslam olabileceğine kesin şekilde inandım. Böylece Müslüman oldum." Evet dediğim gibi yıllar önce, insanlar arasında yayılmış dinler arasında seçim yapmanın zorunluluğu konusu üzerinde kafa yorunca ben de aynı şeyleri düşünmüştüm ve mensup olacağım dinin mutlaka vahye dayanması yani Allah tarafından vahiy yoluyla bir Peygamber'e bildirilmiş ve onun tarafından insanlığa tebliğ edilmiş olması gerektiğine kanaat etmiştim. İşte bu düşünce İslam hakkında hiç bir şey bilmeyen Macaristanlı Peter'i İslam'la tanıştırmıştı ve Müslüman olmaya yöneltmişti. Kendisiyle Miskolc'da tanıştığımız bu genç daha sonra Suudi Arabistan'da bir üniversiteye tahsil için giderken İstanbul'a uğradı ve kendisini bu ziyareti esnasında bir gece evimde misafir ettim.

Vahyin önemi ve gerekliliği konusuna Allah izin verirse gelecek sayıda da devam edeceğiz. Bu sayımızın ders bölümünde vahiy konusunun işlendiğini ve vahiy meleği hakkında bilgi verildiğini de hatırlatalım.

Dinimizi Öğrenelim

Dört Büyük Melek

undan önceki sayıda meleklerin özelliklerinden söz etmiştik. Bu sayımızdan itibaren dört büyük melek hakkında bilgi vermeye başlıyoruz. Bunlar: Cebrail, Mikail, İsrafil ve Türkiye'de genellikle Azrail adıyla bilinen Ölüm Meleği'dir. Önce vahiy meleği Cebrail'den ve vahiy olayından söz etmek istiyoruz.

Cebrail

Büyük meleklerden olan ve Allah'a en yakın melek olarak bilinen Cebrail (a.s.), Allah'ın emirlerini ve yasaklarını peygamberlere iletmekle görevli melektir. Kur'an-ı Kerim'de ve sünnet kaynaklarında adı çoğunlukla Cibril olarak geçer. Bazı yerlerde de Cebrail olarak geçmektedir. Meryem suresinde Allahu Teala kendisinden "Ruhumuz" diye söz eder.

Yüce Allah insanların, dünya hayatında doğruları bulmaları, yanlışlardan sakınmaları, kendisine karşı sorumluluk ve görevlerini iyi bilip gereği gibi yerine getirmeleri için onlara peygamberler göndermiştir. Ancak peygamberlerin zikredilen konularda insanları bilgilendirmeleri Allah'tan alacakları bilgilere bağlıdır. İşte bu bilgiler kendilerine Yüce Allah tarafından vahiy yoluyla iletilmiştir. Peygamberlere vahyi götürmekle görevlendirilen melek de Cebrail (a.s.)'dir.

Cebrail (a.s.)'in peygamberlere vahyi iletmeleri değişik şekillerde oluyordu. Resulullah (s.a.s.)'ın hadisi şeriflerinden ve sahabilerin verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre vahiy geliş şekilleri şunlardır:

1) Rüyayı sadıka: Bazı gerçeklerin rüyada kendisine iletilmesi. Hz. Muhammed (s.a.s.)'e vahyin gelişinin başlangıç döneminde bu şekilde olmuştur.

2) Cebrail'in kendisi görünmeksizin onun vahyi peygamberin kalbine iletmesi.

3) Cebrail'in bir insan şeklinde görülmesi suretiyle doğrudan konuşarak vahyi iletmesi.

4) Cebrail (a.s.)'in çıngırak sesine benzer bir sesle vahyi iletmesi. Bu tarz, vahyin geliş şekillerinin en ağır ve zor olanıydı.

5) Cebrail (a.s.)'in asıl şeklinde görünerek peygambere doğrudan vahyi iletmesi.

6) Doğrudan Allah'tan vahyi alma. Bu sadece son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) için mirac gecesinde gerçekleşmiştir.

7) Allah'ın doğrudan hitab etmesi suretiyle. Bu ise Hz. Musa (a.s.)'ya yönelik olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu hitap yaratıkların birbirlerine hitap etmeleri gibi olmamıştır. Bu hitap tamamen kendine özgü bir tarzda gerçekleşmiştir.

Bir sonraki sayıda inşallah dört büyük meleğin diğer üçü hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

Hz. Nuh (a.s.)

z. Nuh (a.s.) döneminde büyük bir tufan yaşandığından o insanlığın ikinci atası olarak bilinir. Onun döneminde gerçekleşen tufan hakkında insanlar arasında çeşitli efsaneler uydurulmuştur. Ancak biz bu efsanelerin hiçbirine itibar etmiyoruz. Bu konuda gerçekleri yakalamak için de Kur'an-ı Kerim'e ve onun tefsirlerine başvuruyoruz.

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de Hz. Nuh (a.s.) hakkında şöyle buyurur:

"Andolsun Nuh'u kendi kavmine göndermiştik. "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin hakkınızda acıklı bir günün azabından korkuyorum."

Kavminin inkâr eden ileri gelenleri: "Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz ve ilk anda, düşünmeden sana uyan aşağılarımız dışında kimsenin sana uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz, aksine sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz" dediler.

(Nuh) dedi ki: "Ey kavmim! Ne dersiniz? Ben Rabbimden bir delil üzere isem ve O bana katından bir rahmet vermiş de bu sizin gözlerinizden gizli bırakılmış ise? Siz istemediğiniz halde biz sizi buna zorlayacak mıyız?

Ey kavmim! Bunun karşılığında sizden bir mal istemiyorum. Benim ecrim yalnızca Allah'a aittir. İman edenleri de kovacak değilim. Onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Ancak ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.

Ey kavmim! Ben onları kovacak olursam Allah'a karşı bana kim yardımcı olur? Düşünmüyor musunuz?

Ben size: "Allah'ın hazineleri benim yanımdadır" demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. "Ben meleğim" de demiyorum. Sizin gözlerinizin küçük gördüğü şahıslar hakkında: "Allah onlara bir hayır vermeyecektir" de diyemem. Allah onların içlerinde olanı daha iyi bilir. O takdirde ben, zalimlerden olurum."

Dediler ki: "Ey Nuh! Bizimle tartıştın ve bizimle tartışmanda hayli ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bize vaadettiğini getir bakalım!"

(Nuh) şöyle dedi: "Onu ancak dilediği takdirde Allah getirir ve siz O'nu aciz bırakamazsınız.

Allah sizi azgınlığa düşürmeyi dilerse öğüt vermek istesem de öğüdüm size yarar vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."

Yoksa: "Onu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Onu eğer ben uydurduysam suçum benim üzerimedir. Ancak ben sizin suçlarınızdan uzağım."

Nuh'a vahyolundu ki: "Kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanların dışında artık kimse iman etmeyecek. Onların yaptıklarından dolayı üzülme!

Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana hitap (dua) etme. Onlar suda boğulacaklardır."

O gemiyi yapıyor ve ne zaman kavminin ileri gelenlerinden bir grup yanından geçse kendisiyle alay ediyorlardı. Nuh dedi ki: "Eğer siz bizimle alay ediyorsanız, biz de sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.

Rezil edici azabın kime geleceğini, kalıcı azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz."

Sonuçta emrimiz gelip tandır kaynayınca: "Her şeyden birer çifti ve aleyhlerine önceden hükmümüz verilmiş olanlar dışındaki aile fertlerini ve iman edenleri gemiye bindir" dedik. Zaten onunla beraber ancak çok az kimse iman etmişti.

Dedi ki: "Haydi ona binin. Onun yüzmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim bağışlayıcı, rahmet edicidir."

(Gemi) onları dağlar gibi dalgaların arasından geçirirken, Nuh yalnız başına bir kenarda duran oğluna: "Ey oğulcağızım! Gel bizimle birlikte bin ve kafirlerle beraber olma" diye seslendi.

O: "Bir dağa sığınacağım. O beni sudan korur" dedi. (Nuh): "Bugün kendilerine rahmet ettiklerinin dışında Allah'ın emrinden kurtulacak yoktur" dedi. Bu sırada aralarına bir dalga girdi ve o da boğulanlardan oldu.

"Ey yer, suyunu çek ve ey gök sen de tut!" denildi. Böylece su çekildi, iş bitirildi, (gemi) Cudi'nin üzerine oturdu ve: "Zalimler topluluğu yok olsun" denildi.

Nuh Rabbine seslendi ve: "Ey Rabbim! Oğlum benim ailemdendir ve senin vaadin elbette haktır. Sen hükmedenlerin hükmedenisin" dedi.

(Allah): "Ey Nuh! O, senin ailenden değildir. O iyi olmayan bir iş üzereydi. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Sana bilgisizlerden olmamanı öğütlerim" dedi.

O da: "Ey Rabbim! Hakkında bilgim olmayan bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer sen beni bağışlamaz ve bana rahmet etmezsen hüsrana uğrayanlardan olurum." dedi.

"Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte olanlardan (türeyecek) ümmetlere bizden selam ve bereketlerle in. Ancak öyle ümmetler de olacak ki onları bir süre yararlandıracağız. Sonra kendilerine bizden acıklı bir azap dokunacaktır" denildi." (Hud suresi, ayet: 25-48)

Şimdilik bu ayetlerin meallerini vermekle yetiniyoruz. Bu ayetlerde ifade edilen hususların açıklamasına inşallah önümüzdeki haftadan itibaren başlayacağız.

Eğlenelim Öğrenelim

Fıkralar

Nefes Alamıyorum

ursun evinden çıktığında bakmış Temel kendi bahçesindeki bir ağaca belinden kendini asmış duruyor. Hemen gidip ipi kesmiş ve başlamış söylenmeye:

-Ha sen ne yapaysun pöyle daa!

-Hiç kendimi asayrum.

-Ha uşağum benim bilduğum, insan kendini poynundan asayi.

-Pen de öyle yapmişudum ama ipi poynumdan payladuğum zaman nefes alamayrum.

Bir Şans Daha

Kendi memleketinde öğretmenlik yapan Temel bir öğrencisiyle bir türlü anlaşamıyordu. Etrafta "çocuğa taktı sınıfta bırakacak" söylentileri yayılmaya başladı. Temel baktı böyle olmayacak çocuğu halkın önünde imtihan etmeye karar verdi. Görsünler bakalım çocuk mu tembel, kendisi mi haksız. Halk stadda toplanmış, Temel de onların önünde megafonla sormuş:

-Söyle bakalım, yedi kere yedi kaç eder?

-Kırk dokuz, diye cevap vermiş çocuk.

Cevapla birlikte staddakiler hep bir ağızdan:

-Bir şans daha ver, bir şans daha ver.

Asalet

Kendini beğenmiş iki adam sohbet ediyorlardı. Biri:

-Bizim atalarımız taa Selçuklulara kadar dayanır, deyince diğeri dudak bükerek:

-Ben maalesef atalarımın nereye kadar dayandığı konusunda bir şey diyemeyeceğim, çünkü kayıtların bir kısmı Nuh Tufanında kaybolmuş.

Makinist Ölmüş

Temel'in kol saati durmuş. İçini açıp baktığında ölü bir karınca çıkmış.

Temel kendi kendine söylenmiş:

-Makinustun öldüğunu tahmin etmişidum.

Kuyruğuyla Isırsaydı

Adam elinde baltayla evinin önünde odun kırıyormuş. Tam bu sırada komşusunun köpeği gelip adamın bacağını ısırmış. Adam can havliyle baltanın ağzıyla köpeğe vurarak öldürmüş. Bunu gören komşusu koşarak gelmiş ve başlamış çıkışmaya:

-Köpeğimi niye öldürdün?

-Köpeğin bacağımı ısırdı.

-Köpek ısırdı diye hemen öldürmen gerekmezdi. Baltanın ağzıyla vurup öldüreceğine sapıyla bir güzel dövseydin.

-Eeee senin köpek de beni ağzıyla ısıracağına kuyruğuyla ısırsaydı ben de onu baltanın sapıyla döverdim.

Acıyın Şu Yetime

Temel hem anasını hem de babasını öldürmüştü. Kendisini hakimin önüne çıkardılar. Hakim sordu:

-Ne diyeceksin?

Temel:

-Acıyın şu yetime.

Taktik

İki kadın kocalarının cimriliğinden söz ediyorlardı. Biri söze şöyle devam etti:

-Fakat ben kocamdan para almanın bir yolunu buldum.

-Yaa nasıl yapıyorsun?

-Ara sıra "annemin evine döneceğim" diye şantaj yapıyorum.

-Eeee...

-O da hemen çıkarıp yol parası veriyor.

Bilmeceler

  • Hanım içerde saçı dışarda. (Mısır)
  • Yer altında kınalı çivi. (Havuç)
  • Kara koyun meler gider, dağı taşı deler gider. (Tren)
  • Fadimem pat pat, giysisi kat kat. (Lahana)
  • En duygulu köfte hangisidir? (İçli köfte)
  • Yapılmıştır meşinden, gençler koşar peşinden. (Top)
  • Çıt der çiçek açar. (Kibrit)
  • Teptim tekerlendi
    Öptüm şekerlendi
    Bal ile badem
    Bir güzel adem. (Kavun)
  • Doğrulardan Seçmeler

    Merhamet

    eygamber efendimiz (s.a.s.) bir gün ashabına şöyle buyurdu: "Günün birinde bir adamın Mekke yolunda giderken, susuzluğu iyice arttı. Hemen yakınlardaki bir kuyuya inerek suyunu içip çıktı. Bir de baktı ki orada bir köpek susuzluktan dilini çıkarıp soluyor, nemli toprağı yalıyordu. Adam kendi kendine:

    -Benim susadığım gibi bu hayvan da iyice susamış, deyip hayvana acıdı ve kuyuya indi. Ayakkabısını çıkarıp içine su doldurdu. Kuyudan çıkarabilmek için de ayakkabısını ağzıyla tuttu. Sonra kuyudan çıkıp köpeğin suyunu verdi ve onun susuzluğunu giderdi. Bundan dolayı Allah bu kulunun davranışından memnun oldu ve onu affetti."

    Peygamber efendimizin arkadaşları olan sahabiler: "Ey Allah'ın Resulu, hayvanlara karşı gösterdiğimiz merhamet için bize sevap var mıdır?" diye sordular. Peygamber efendimiz:

    -Evet her can taşıyan için sizlere sevap vardır, diye cevap verdi.

    Evet sevgili çocuklar gördüğünüz gibi dinimiz merhamete çok büyük önem vermiştir. Bir hayvana merhamet edilip yapılan yardımdan bile bir çok sevap kazanabiliyorsak bir de insanlara merhamet etmekten ne kadar çok sevap kazanabileceğimizi düşünün. Onun için devamlı etrafımızda yardıma muhtaç olan insanları gözetip elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışmalıyız. Bu yardım sadece para, eşya vermekle olmaz. Ağlayan bir çocuğun gönlünü almak da bir yardımdır. Bunun dışında mesela; dünyada savaş içerisinde veya zalim insanların eziyeti altında olan o kadar çok Müslüman çocuk, anne, baba ve yaşlılar var ki, onlara merhamet duymak, onlar için üzülmek, onların kurtuluşu ve zaferi için Allah'a dua etmek de yardım ve iyilikte bulunmaktır. Unutmayalım ki bizler birbirimize ne kadar merhamet eder, yardımcı olursak Allah da bize o kadar merhamet edip, yardımcı olacaktır.

    Güzel Sözler

  • Akılsızlar, hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar. (Geothe)
  • Aklın ve bilginin üç büyük düşmanı vardır: Kötülük, bilgisizlik ve tembellik. (Haeckel)
  • Ahiret yolcusu olan insanların çeyizleri ibadetleridir. (Mehmet Kırkıncı)
  • Adaletin olduğu yerde, silahın yeri yoktur. (J. Amyot)
  • Kötülüğü adaletle, iyiliği iyilikle karşıla. (Lao-Tse)
  • Senin dindarlığını artıran dost, her karşılaştığında avucuna bir altın koyan dosttan daha hayırlıdır. (Bilal ibnu Sa'd)
  • Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim. (Bernard Show)