Gönül Sohbeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

evgili çocuklar,

Geçen haftaki sohbetimizde de ortaokul çağımda zihnimi kurcalayan meselelerden söz etmiş ve beni ahiret inancına götüren etkenler üzerinde durmuştum. Bu konular üzerinde dururken Tito'nun ölüm anında söylediği sözlerde de ahiret gerçeğine dikkat çektiğini belirtmiştim.

Tito, eski Yugoslavya'yı uzun yıllar demir yumruk altında yönetmiş bir komünist diktatördü. Bilindiği üzere komünizm felsefesinin temelinde ateizm yani din tanımazlık vardır. Ama Tito, bu dünyadaki zulümlerin, haksızlıkların karşılıksız kalmayacağını da biliyordu. Bununla birlikte o bu bilgisini ölüm anına kadar saklamayı tercih etti. Ölüm gelip çatınca ise itiraf etmekten başka bir yol bulamadı.

Ömrünün elli yılını komünist düşüncenin peşinde geçirerek sonra Müslüman olan Salih Gökkaya'nın anlattığına göre; kendisi Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı'nın başkanı sıfatıyla Yugoslavya devlet başkanı Mareşal Tito'nun şeref konuğu olarak Belgrad'a gidiyor. Ömrünün sonuna yaklaşmış olan Tito kendilerine hitaben şunları söylüyor:

"Yoldaş! Ben ölüyorum artık...Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün, ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş...İşte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç bir şey anlıyor musunuz?

Yoldaşlarım! Sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum. Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza ve mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana! Yoldaşlarımın kalplerine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım yahut alkışlanacakmışım, neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım:

Ben Allah'a, Peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün şu kâinatın bir yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır...Bence ölüm de son olmamalıdır...

Mazlumca gidenlerle zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Haklarını almadan cezalarını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insana yaptığımız eza ve zulümler şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette... Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı...Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi. Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler ne derseniz deyin."

Peki Tito neden bu gerçek üzerinde ölüm anına kadar hiç kafa yormak istemedi de, bu gerçeği tam ölüm anında itiraf etme ihtiyacı duydu? Bu konu üzerinde de Allah izin verirse önümüzdeki hafta sohbet edeceğiz.

Dinimizi Öğrenelim

Şehadet Kelimesi

eçen hafta şehadetin ne olduğundan söz etmiş ve şehadet kelimesinin birinci bölümünün açıklamasını yapmaya çalışmıştık. Allah'ın izniyle bu hafta da bu sözün ikinci bölümünün açıklamasını yapmaya çalışacağız.

Şehadet kelimesinin ikinci bölümünde: "Ve eşhedu enne Muhammeden Resulullah" yani: "Ve şahitlik ederim ki Muhammed O'nun (Allah'ın) peygamberidir" veya: "Ve eşhedu enne Muhammeden Abduhu ve Resuluh" yani: "Ve şahitlik ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve peygamberidir" diyoruz.

Bu sözle kastedilen anlamı anlamak için önce "peygamber" kavramını anlamak gerekiyor. "Peygamber" için "Allah'ın elçisi" de denir. Yani Allah'ın hükümlerini, emirlerini ve yasaklarını, O'ndan alarak kullarına bildiren kişi. Peki bu bildirme işi nasıl gerçekleşiyor? Allah, emir ve yasaklarını peygamberine bildiriyor; peygamber de bunları kullarına tebliğ ediyor, yani ulaştırıyor. Allah'ın hükümlerini, emir ve yasaklarını, peygamberine bildirme işlemine ise "vahiy" deniyor. Vahiy ya arada herhangi bir aracı olmaksızın doğrudan peygambere iletilir; ya da bir aracı melek vasıtasıyla iletilir. Vahyin iletilmesinde görevlendirilen aracı melek ise Cebrail veya Cibril olarak adlandırılan melektir. Bütün bu hususlardan, Allah nasip ederse ilerideki derslerimizde daha ayrıntılı olarak söz edeceğiz. Şimdilik sadece "peygamber" kavramının anlaşılması için özlü bir şekilde söz etmekle yetineceğiz.

İşte biz şehadet kelimesini söylerken Muhammed'in de Allah'ın peygamberi olduğuna şahitlik etmekteyiz. Yani bunun kesin gerçek olduğundan şüphe etmediğimizi dile getiriyoruz. Burada "Muhammed" derken kastettiğimiz ise Mekke'de M. S. 571'de doğup Medine'de M. S. 632 yılında vefat eden Abdullah oğlu Muhammed'dir. Allah'ın izniyle inşallah biz ileride onun hayatı hakkında da bazı bilgiler vermeye çalışacağız.

Belirttiğimiz üzere şehadet kelimesini söylerken bazen Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğu gibi aynı zamanda O'nun kulu olduğunu dile getiririz. "Kul", Allah'a ibadet ve itaat sorumluluğu taşıyan yaratıktır. Bizim inancımıza göre peygamberler aynı zamanda kuldurlar. Yani, diğer insanlara Allah'ın emirlerini ve yasaklarını bildirme yükümlülüğü taşıdıkları gibi kendileri de ilettiklerinin gereğini yerine getirmekle yükümlüdürler. Bazı dinlerde peygamberler hakkında "Allah'ın oğlu" gibi Allah'ın zatına ve sıfatlarına aykırı yakıştırmalar yapılmıştır. İşte bu tür iddiaların yanlışlığının vurgulanması ve peygamberlerin aynı zamanda kul olduklarının ifade edilmesi için şehadet kelimesinde bazen bu hususu da dile getiririz.

Bu hafta bu bilgileri vermekle yetiniyoruz. Önümüzdeki hafta Allah nasip ederse, şehadet kelimesini söylemenin mü'min veya Müslüman olmak için yeterli olup olmadığı üzerinde duracak, bu arada mü'min, Müslüman, müşrik, kafir, münafık gibi imanla ilgili kavramların açıklamasını yapmaya çalışacağız.

Bir Peygamber Kıssası

İlk İnsan ve İlk Peygamber Hz. Adem

z. Adem (a.s.)'in hayatıyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgileri değerlendirmeye devam ediyoruz. Kur'an-ı Kerim ayetlerinden anladığımıza göre İblis yani şeytan büyüklenmesi ve kendi aslını üstün görmesi sebebiyle Allah'ın emrini yerine getirmemişti. Dolayısıyla Hz. Adem'e secde etmemişti.

Aslında İblis'in burada büyüklenmesi ve kendi aslını üstün görmesi birbiriyle bağlantılıdır. Çünkü o kendi aslını üstün görmesi sebebiyle büyüklenmişti. Oysa işin gerçeğinde bir yaratığı üstün kılan onun yaratılıştaki aslı değil, yaratılış gayesine uygun olarak yaptıklarıdır. Allah, kullarını kendisine kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirmeleri için yaratmıştır. Yaratılıştaki asıllarını ise Allah kendi isteğine göre seçmiştir. Asıllarından dolayı onlara bir üstünlük vermemiş, ama amellerinden yani yaptıklarından dolayı üstünlük vermektedir.

Şeytanın tutumunun yanlışlığı konusunda bize ulaşan bilgiler, insanlar arasında asıllarına yani soylarına göre bir ayrım yapmanın yanlışlığını da ortaya koymaktadır. Bu tutumun aynı zamanda şeytandan kalma bir anlayış ve gelenek olduğunu söyleyebiliriz. Ama ne yazık ki tarih boyunca insanlık, bu şeytani düşünceden dolayı pek çok sıkıntı çekmiştir. Bazı yerlerde insanlar renklerinin siyah olmasından dolayı aşağılanmış, ikinci veya üçüncü sınıf derecesine düşürülmüştür. Bazı yerlerde de deri renklerine göre olmasa bile ulusal kökenlerine göre ayrıma tabi tutulmuş ve içlerinden bazıları aşağılanmıştır. Oysa insanlar şeytanın söz konusu tutumundan dolayı Allah'ın onu cezalandırması konusu üzerinde düşünmüş ve bundan ibret alabilmiş olsalardı, soyda üstünlük arama saplantısından da kendilerini kurtarabilirlerdi.

Şimdi Allah'ın, kendisine karşı gelerek Adem (a.s.)'e secde emrini yerine getirmemekte direnen şeytanı nasıl cezalandırdığına bir bakalım:

"(Allah): "Öyleyse oradan in. Orada büyüklenmeye hakkın olamaz. Çık. Sen küçük düşürülenlerdensin" dedi." (A'raf suresi, ayet: 13)

Şeytan, Allah'ın emrine itiraz edince Allah da ona işte böyle hitap etti. Bu ayetten anladığımıza göre bu olaydan önce şeytan iyi bir yerde ve iyi bir konumdaydı. Çünkü Allah, itaatsizliği yüzünden kendisine: "Öyleyse oradan in" diye buyurmuştur. Sonra da, kendisine verilen o konumda büyüklenme hakkının olmadığı hatırlatıldı. Çünkü o konum kendisine Allah'ın bir nimetiydi ve o nimetten yararlanırken büyüklük taslayıp, Allah'a karşı gelme hakkı yoktu. Ayrıca o büyüklendiği için Allah da kendisini küçük düşürdü. Demek ki kim, Allah'ın yüceliği karşısında boyun eğmekten kaçınır da büyüklük taslamaya kalkışırsa Allah onu küçük düşürür.

Kur'an-ı Kerim'de şeytanın cezalandırılmasıyla ilgili daha başka ayeti kerimeler de bulunmaktadır. Ancak biz burada Adem (a.s.)'in kıssasını anlattığımızdan şeytanın cezalandırılması konusunun daha fazla ayrıntısına girmeye gerek görmüyoruz.

Allah nasip ederse önümüzdeki hafta şeytanın Adem (a.s.)'e ve onun soyundan gelenlere düşmanlığı konusu üzerinde duracak, bu konuda Kur'an-ı Kerim'de yer alan bilgileri gözden geçirmeye çalışacağız.

Eğlenelim Öğrenelim

Fıkralar

Hepsi Bu Kadar mı?

üçük Ayşe'ye teyzesi yüz bin lira vermişti. Ayşe sesini çıkarmadan hemen cebine attı.

Annesi:

- Kızım teyzene bir şey demen gerekmiyor mu? deyince Ayşe ne demesi gerektiğini düşünüyormuş gibi yapıp yine ses çıkarmayınca,

- Baban bana para verdiğinde ben ne diyorum? diye yardımcı olmak istedi.

Küçük Ayşe hemen atıldı:

-Hepsi bu kadar mı?

Biraz da Başkaları Sevinsin

Ali her sene sınıfını birincilikle geçiyordu. Ancak bu sefer karnesi eskisi kadar iyi olmayınca annesi:

-Yavrum, her sene sınıfını birincilikle bitiriyordun. Bu sene neden böyle oldu? diye sordu.

Ali şu cevabı verdi:

-Anneciğim her sene sen seviniyorsun, bu sene de başka bir arkadaşımın annesi sevinsin.

Saçma Tavsiye

Temel doktora gitmiş. Çok ağrısı olduğu için kendisine gelmeden önce bir eczacıya uğradığını söylemiş. Doktor:

-Kim bilir eczacı size ne saçma bir tavsiyede bulunmuştur?

Temel:

-Ne kadar saçma olduğini pilemeyrum gidin bir doktora görunin dedi.

Sabıkan Var mı?

Hakim Temel'e sormuş:

-Sabıkan var mı?

Temel:

-Hayır efendim Allah'tan başka kimsem yok.

Anlamasınlar Diye

Temel doping yaptığı halde girdiği yarışta sonuncu olmuştu.

Dursun sordu:

-Temel doping yaptiğun halde sonuncu oldun bu ne iştir.

Temel:

-Doping yaptiğumi anlamasinlar diye sonuncu oldum.

Şansın Böylesi

Bir İskoçyalı arkadaşıyla konuşuyordu:

-Şu Tom'da öyle bir şans varki sorma. Geçen sene kaza sigortası yaptırmıştı, sigortayı yaptırdıktan üç gün sonra bacağını kırdı. Altı ay önce de yangın sigortası yaptırmıştı, sigortadan bir hafta sonra evi yanmasın mı? Geçen hafta da ölüm sigortası yaptırmıştı, ister inan ister inanma ama adam üç gün içinde öldü.

Zayıf Karne

Dersleri çok zayıf olan Ali'nin babasını öğretmen çağırır:

-Oğlunuz çok zayıf.

-Evet bu günlerde hiç yemek yemiyor. Öğretmen:

-Hayır, o yönden değil, karnesi çok zayıf, deyince. Baba:

-Tabi. Eskiden karneler birinci hamur kağıttan yapılıyordu, şimdi ise üçüncü hamur kağıttan yapılıyor.

İnsan Kılçığı

İlkokul birinci sınıfta öğretmen bir iskelet resmini tahtaya asarak sordu:

-Bilin bakalım bu nedir?

Arka sıralarda oturan Temel'in parmağı ve sesi hemen yükseldi:

-İnsan kilçuğu öğretmenum.

Bilmeceler

  • 12 Eylül harekatı neye karşı yapılmıştır? (Sabaha karşı)
  • En tatlı hastalık hangisidir? (Şeker hastalığı)
  • İki fil arabaya nasıl biner? (Kapıdan biner)
  • Çalındığı halde görülmeyen şey nedir? (Islık)
  • Ramazan'da yiyince orucu bozmayan şey nedir? (Dayak)
  • İnek neden kuyruğunu sallar? (Sütüne sinek konmasın diye)
  • Dünyanın en efendi kuşu hangisidir? (Baykuş)
  • Doğrulardan Seçmeler

    Hayat Bir Kurabiye

    lif-Be-Te-Se
    Harflerin günahı ne
    Cim-Ha-Hı
    Kitap daima haklı
    Del-Zel-Ra-Ze
    Bazen olalım geveze
    Sin-Şın-Sad-Dad
    Yatsıyı kıl öyle yat
    Tı-Zı-Ayn-Gayn
    Eşeklerle oynamayın
    Fe-Kaf-Kef
    Uçamayız malesef
    Lam- Mim- Nun
    Kurdu ısırdı bir koyun
    Vav
    Olma kötülere av
    He- Lamelif- Ye
    Hayat bir kurabiye
    Haramsa kaç, helalse ye

    Mevlana İdris

    Kurt ile Kuzu

    Kurdun biri, bir ağıla kuzuların kapatılmış olduğunu görmüş. Köpeklere ve çobanlara kendisini göstermeden yavaş yavaş sokularak, kuzulara:

    -Çocuklarım! Sizi buraya hapsedenler ne kadar insafsız adamlar, analarınızı ipek gibi bir otlağa götürmüşler, onlar orada iştahla otluyorlar. Haydi sizi de oraya götüreyim, demiş.

    Kuzulardan bazıları bu söze kanmak üzereyken, içlerinden birisi:

    -Bu hayvanın sesi ne kadar tuhaf ve kalın. Bunun sözlerine inanmayalım, diye diğerlerini uyarmış. Kuzular da bu ikaz üzerine kurdun sözünü dinlemeyip, kabul etmemişler.

    Kurt, biraz dolaştıktan sonra yine gelmiş, bu defa sesini inceltip, yumuşatarak aynı sözleri tekrar etmiş. Kuzular aldanacakları sırada daha önce uyarıda bulunan kuzu yine arkadaşlarını ikaz etmiş. Fakat kuzulardan bazıları:

    -Canım bunun sesi daha önceki hayvanın sesine benzemiyor. Bundan korkmayalım, deyince, ikaz eden kuzu:

    -Evet sözü ve konuşması yumuşak, ancak söylediği sözler öncekinin aynısı. Bizi götürmek istediği otlak iyi bir yer olsaydı, analarımız, çobanlarımız bizi oraya götürürlerdi. Bu hayvan kötü bir maksadı olduğu için bizi kandırmaya çalışıyor, diyerek hem kendini, hem de arkadaşlarını kurdun tuzağından kurtarmış.

    (Kelile ve Dimne'den)

    Sevgili çocuklar bu olaydan büyük ibretler alınması gerekir. Günümüzün kurtları çocuklarımızı güzel ve güvenli bir yaşantıdan uzaklaştırarak, uyuşturucunun, kötü alışkanlıkların, pisliklerin içine çekebilmek için çeşitli yollara başvuruyorlar. Bunu yaparken gerçek yüzlerini ve kimliklerini gizliyor, kötülükleri de cazip, güzel ve çağın gerekleri olarak göstermeye çalışıyorlar. Unutmayın ki büyükleriniz sizlere bazı şeyleri yasaklıyorlarsa bunda sizin ilk etapta göremediğiniz önemli yararlar olabilir.